Kentin Rengarenk Cinayetlerinin Ölü Kadınları

Ustalıklı; sinsi ama şeffaf, incecik ama “yivlerine ölümcül zehir” sürülmüş kılıçların cinayetlerine kurban gitmiş kadınlar; YAZIN!

Hem annenizin bahçesinden size verilen toprağı hem annenizi toprağa uğurladıktan sonra dünyaları verseler bile neden kimsesiz hissettiğinizi YAZIN!

Eş olmayı yazın, dışarda hayat akıp giderken evde örgü örmeyi, yemek yapmayı, hayallerinizden, varoluşunuzu daha ‘var’ edemeden, sizi siz yapan her şeyden vazgeçip anneleştirilmeyi, hizmetçileştirilmeyi, ahçılaştırılmayı; yıllar içinde aklınızda onlarca yemek tarifiyle aptallaşarak ve aptallaştırılarak kalakalmayı yazın.

Eş olamamayı da yazın mesela. Ne zordur kim bilir, sevdiğinizi sandığınız adamı Allah’ın günü karısıyla elele,  çocuklarıyla kucak kucağa görmeye katlanmak.

Vücudunuza vurulmasından değil, bunu evladınızın görmesinden duyduğunuz acıyı, bir gün sonra moraran, kararan, kızaran yerlerinize “anne acıyor mu?” diye sorduğunda çocuklarınıza nasıl mahcup olduğunuzu yazın. Kocanız, sevgiliniz size vurmasın diye başka kadınlara gitmesin diye baktığınız falları, yazdırdığınız muskaları, YAZIN.

Eğitiminiz ya da maddi durumunuz ne olursa olsun günlük yaşamınızdaki hadsiz hudutsuz davranışlardaki, sözlerdeki tacizin içinizi nasıl bulandırdığını yazın. Erdemli patronunuzun erdemsizliğini de yazın, bunun farkında olmadığınız için ya da bu dili kullanamadığınız ya da reddettiğiniz için başınıza geleni de.

Hayatta güvenebileceğiniz ilk kişiler babanızın, ağabeyinizin tecavüzlerinin sadece vücudunuzda değil, tüm varlığınızda bıraktığı izleri YAZIN.

Kurumuş kandan, iltihaptan ibaret yaralarınızı ve onların yeniden kanatılmış kabuk tutmayan yaralanışlarınızı, YAZIN!

Rimelle, pudrayla, parfümle, örgüyle, dantelle ama en çok kanla/çamurla karıştık. YAZIN!

Yüzüne kızgın zeytinyağı, kezzap dökülmeyi, sakatlanmayı her şeyi ama her şeyi sakınmadan, sakın ha utanmadan, hem de hiç utanmadan yazın. Bir başka kadının yüzüne kezzap, zeytinyağı dökebilecek kadar nasıl delirtildiğinizi de mutlaka, ama mutlaka YAZIN!

Cenazelerinde yavrularınızın, kocalarınızın ve babalarınızın yüreğinizin nasıl sakatlandığını yazın. Kapı, pencere önlerinde adım seslerini beklediğiniz, benzer sesli adımlarda irkildiğiniz anlarınızı, kaybolmuş gidenlerinizi yazın. Kokuşmuş erkek insanın (kokuşmamış olanlara selamla) anneliğimizin en derin duygulanımlarını bile kullanmakta tereddüt göstermeyişini, YAZIN.

Mesleğinizi yazın. Doktorluğunuzu, öğretmenliğinizi, hukukçuluğunuzu, mimarlığınızı, hasta bakıcılığınızı, kuaförlüğünüzü, sanatçılığınızı, zenaatçılığınızı…

Çocuklarınızı sarıp sarmalarken ki şefkatinizi, çiçeklerin köpüre köpüre açtığı saksıyı sularken ki gururunuzu, bir ters bir düz örgülerinizin ilmeklerini, anlaşılamaz sandığınız bir kitabın anlaşılıp bitirildiği bir sabahı, tik takları sayarak heyecanla beklediğiniz pencerelerin hemen kıyısını. Varoluşunuzdaki mutlulukları, neşeleri, sevinçleri mümkünse EN ÇOK bunları YAZIN! “Aşk bir kadının tüm varoluşudur” diyor Virginia Woolf, aşık olmalarınızı YAZIN.

Yazdıklarınızı beğenmeyecekler. Yapıp ettikleri haksızlıklarının acizliklerinde debelene debelene yazdığınız her şeyi değersizleştirecekler: “Virgülü eksik, sözcük hazinesi kıt, anlam dünyası sığ, küfürbaz, çok simgesel…” kimbilir daha neler diyerek bezdirmeye, bıktırmaya, kaçırmaya çalışacaklar… Aldırmayın. Sevdiğiniz arkadaşlarınızla haberler gönderecekler “sussun, yazmasın” diye, dinlemeyin. Siz daha iyi yazdıkça yaşadıklarınızı, tehdit büyüyecek, hiç kuşkunuz olmasın. Bu kez hapislerle, ölüm cezalarıyla terbiye edilmeye çalışılacaksınız. Hiçbir tehdidin sizi durdurmasına izin vermeyin. Mükemmeliyeti bırakın, her şey kusurlu, yazın. Ne hükümdar, ne şah ne sultan ne İskender düşünmeyin. Değil mi ki binlerce yıl sağıldınız, değil mi ki bin atlıların parlatılmış nallarında parçalanan sizdiniz.

Sizden, yazmak ve isyanınızı dile getirip hakkınızı talep etmek yerine, bir köpek gibi yaranızı karnınızın altına alıp bir duvar dibinde kendi kendinizi iyileştirmenizi, üstelik de bunu sevdikleriniz adına yapmanızı talep edecekler belki. Asla vazgeçmeyin yazmaktan, anlatmaktan, hakkınızı almak mücadelesinden.

“Öldüğüm vakit” dermiş Edith Piaf, “benim gerçekten kim olduğumu bilmeseler bile hakkımda çok şey söyleyecekler. Bunun ne önemi var diyeceksiniz. Doğru. Fakat bu düşünce benim canımı acıtıyor”. Başkalarınıza emanet etmeyin hikâyelerinizi, siz Yazın.

Yazın kadınlar, tarihin arka odalarındaki esirliğinize son vermek için yazın.  Ağır aksak, sersem sepelek, yağlı yavan.  Kıvamını nasılsa bulacaksınız. YAZIN!

Çünkü tarih YAZIYLA başlar.

24 Aralık 2016, Antalya

Çok Şey İstiyorum

Umberto Eco, ‘Cecü’nün Yer Cüceleri’ kitabında üç masal anlatır. Bunlardan ilki her ne pahasına olursa olsun savaş çıkarmak isteyen bir generalin biriktirdiği üzgün ‘atomlar’ hakkındadır. General savaş olması için çok isteklidir, atomlar ise insanların ölmesini istemedikleri için çok üzgün. Bir gün atomlar biriktirildikleri mahzenden kaçmaya karar verirler ve kaçmayı başarırlar. Böylece silahsız kalan general artık askerlik yapamaz ve büyük bir otelin kapıcısı olur. Daha önce önünde saygıyla eğilenlerin çantalarını taşımak zorundadır artık.

İkinci masalda Eco, yeni gezegenler keşfetme hırsıyla dolu üç kozmonotun altı kollu bir Marslıyla karşılaşmasını anlatır. Kozmonotlar bu ‘çok güçlü’ ve ‘çok çirkin’ Marslıdan o kadar korkarlar ki Marslının kendilerini öldürmemesi için onlar Marslıyı öldürmeye karar verirler. Ancak tam o sırada bir kayaya konan kuş, seken kurşunlardan ölür. Bunun üzerine altı kollu çirkin Marslı ağlamaya başlar. O anda üç kozmonot anlarlar ki, Marslının da kendileri gibi duyguları vardır. Marslı ‘öteki’ olsa bile üzülebilmektedir.

Üçüncü masalda her yere uygarlık götürmeye kararlı bir ‘İmparator’u anlatır Eco. Öyle ki tüm dünyayı fetheden imparator, hızını alamayıp, gök haritasına bakarak gezegenleri fethetmeye karar verir. Bu işle görevlendirilen kozmonot belirlenen gezegene gider. Orada cücelerle karşılaşır. Çok güzel bir gezegendir burası yemyeşil ve tertemizdir. Cüceler burada mutlu masum yaşayıp gitmektedirler. Kozmonot cücelere dünyadaki uygarlığı anlatır fotoğrafları gösterir. Ama cüceler dünyayı beğenmezler çünkü ‘uygarlık’ denen şeyin dünyayı kirlettiğini, bozduğunu iddia ederler. Kozmonot ne söylediyse dünya uygarlığı hakkında cüceleri ikna edemez.

Eco’nun masalları aklımızda duradursun ben size işimin parçalarından aynalar göndereyim size. Hayatımı savaş ve barışları yeni nesillere anlatarak kazanıyorum. (Pratikte yapmasam da işimin bu olduğu yaygın olarak düşünülüyor.) Derslerimde ne zaman ‘….. Savaşı’ desem erkek öğrencilerin ilgiyle dinlediklerini, kız öğrencilerin soğuk ilgisizliklerini hatta anlaşılmaz gibi duran, nedeni belli, ilgisizliklerini gözlemledim. Dünya Tarihi’ni ‘Savaşlar Tarihi’ olarak anlatmak istemiyorum. Ama direnemiyorum. Çünkü sağım, solum, önüm, arkam ‘Savaşlar Tarihi’, ‘savaş araç gereçleri’, ‘savaş stratejileri’…

  • Miryokefalon Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Preveze Deniz Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Çanakkale Savaşı’nın nedenlerini yazınız.

Hiç barışın nedenlerini soramadım öğrencilerime. Masalların sonu gibi, onlar erdi muradına… Eeee, sonra? Bir cümleciklik yeri vardır barışın beş sayfalık savaş anlatımında: “Ve yıllarca barış içinde yaşadılar” daki barış yıllarının, yazının icadından bu yana, yani 2 bin yılda sadece 230 yıl olduğunu meraklısı hesaplamış. Hepi topu 230 yıl ara vermiş savaşmaya insanlık. Bilmiyor, barışmayı bilmiyor insanlık. Kazara barış yapsa bile barış içinde nasıl yaşanır bilmiyor. Ve tarih öğretmenleri sormaya devam ediyoruz:

  • Miryokefalon Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Preveze Deniz Savaşı’nın nedenlerini yazınız.
  • Çanakkale Savaşı’nın nedenlerini yazınız.

Bakın mesela savaşmayı öğreten okullar var ama barışmayı öğreten okullar yok. Savaş teknolojileri diye bir şey var, aman yarabbi nasıl bir literatür içinden mühendislik üzerine mühendislik bilim dalları çıkıyor. Barış teknolojileri diye bir şey yok. Zaten tamlama bile garib; “barış teknolojileri”, barışın ne teknolojisi olacak zaten, barışır gidersin. Savaş Bakanlığı var ama Barış Bakanlığı yok. Ve çok (!) disiplinle çalışıyor Savaş Bakanlıkları. Gündemini takip edemezsin başın döner. Stratejiler, işbirlikleri, konferanslar, seminerler. Aynı anda biz bin beş yüz diyelim de üstünü siz tamamlayın, noktaya taarruz. Bunun için çaba harcayan, savaşları kontrol altında tutan heyyula holdingler, kurumlar, traşlı, takım elbiseli, güneş gözlüklü seri hareket eden önemli (kerameti kendinden menkul) adamlar var. Ama barışı kontrol altında tutan, barış için çaba harcayan bir bakanlık, bırakın bakanlığı kamu kurumcuğu yok. Zaten barışı saçı uzun, kulakları küpeli adamlar, kadınlar ve çocuklar istiyor.

Memet (sevgili öğrencim) buralarda olsa olanca dikbaşlı muhalefet gücü ile “Ama hocam, ateşkesleri ne yapacağız? Onlar barıştan sayılmaz mı?” diye sorardı kesin. Barıştan anladığımız bu çünkü: Savaşa ara vermek. ‘Filanca tarihe kadar ateşkes ilan ediyoruz’. Bir ateşkes, beş savaş, araya 0,4 gramınca barış. Ateşkesler zamanlı işler anlayacağınız. 15 gün silah bıraktık, strateji bu. Biraz uzarsa barış hali “80 milyonuz 90 milyon olunca gösteririz” içindir. Savaşın dili zıplatıyor ahalinin içindeki savaş girişimcisi yaratığı; “GÖSTERİRİZ !”.

“Taraflar birbirleriyle 10 yıl savaşmayacaklardı” deriz mesela ama “10 yıl barış içinde yaşamaya and içtiler” demeyiz. Savaşın başlaması için bir tarih filan da yoktur. Hafta tatili, bayram günü dinlemez. “Gönder şu okulun üzerine birkaç akıllı füze başlatalım şu pisliği adamım”. Bitti bu kadar. Sonra başlayan savaşı durdur durdurabilirsen. Minnacık sebep yeterli savaşı başlatmaya “inekler bostana girdi” den tutun da “senin seçtiğin devlet başkanını sevmedim”e kadar. Oysa “gezegen gidiyor elden desen “barış”amazsın. Öyle zor eline geçer barış.

İki oğlum var. Onların; memleketlerini ölerek sevmelerini değil, yaşama sımsıkı tutunarak sevmelerini istiyorum. Bir sabah dersinde öğrencilerime; “Barış, gençlik; adaletin tüm olgularıyla birlikte gerçekleştiği anların, insanın onurunca yaşadığı günlerin, özgürleşebildiğimiz ama kardeşçe de yaşadığımız sakin, sıcak, kucaklayıcı, huzur dolu zamanların dokusudur. Bırakın savaşların haklı (!) sebeplerini, barışa sahip çıkın ” diyebilmek istiyorum. İnanıyorum ki, ‘barışa giden yol yok, barış yolun kendisi…’

Çok şey istiyorum evet.


Fehime Ergün
24 Kasım 2016 – Antalya
iletisim[at]fehimeergun.net


Ben ve Gazetem

Cumhuriyet Gazetesine okuru olmaya lise iki de başladım. Öncesinde babamın aldığı Hürriyet eve her gün girerdi. Babam çok iyi bir gazete okuru filan da değildi ama o gazete Kelebek ekiyle birlikte eve girerdi. Sanırım gazete okuma alışkanlığım böyle başladı. Dünyayı algılamamız değişiyor, genişliyor, derinleşiyordu. Doğal olarak yetmez oldu Hürriyet. Birinin tavsiyesi ile değil. Kendi izimin üzerinde aldım ilk Cumhuriyet Gazetesini, basamak basamak düzenlenmiş gazete yığının içinden. Sahibini, para kazananını filan bilmeden. Kitap eki bile yoktu, renkli bile değildi. Zamanla kısıtlı öğrenci harçlığımla haftada bir iki kez almaya başladım. Önceleri hiçbir şey anlamıyordum. Her yazı için en az birkaç kez sözlüğe bakmam gerekiyordu. Bulmacasında en fazla birkaç sözcüğü bilebiliyor, kendi kendime köpürüyordum. Zaman geçtikçe anlamaya başlamış, kültür-sanat-tiyatro-sinema yazıları, öğrenme açlığı içinde, keyifli okumalara dönüşmüştü. Sıkıcı müfredat programlarını bunalıyorken bir yandan dünyayı keşfetmemi sağlıyor, bir yandan sınırlılıklar içinde olsa bile ulaşamadığım yerlere pencereler açıyordu. Yaşıtlarım çok iyi bilirler; az kitabımız vardı, bu yüzden bazı kitapları birkaç kez okumak zorunda kalırdık. Şimdiki gibi ultra modern – artık ne demekse- kitapçılarda akla gelebilecek dış kapının dış mandalı konularında yığın yığın dergiler çıkmazdı. Böyle bir ortamda Cumhuriyet Gazetesi bir eksikliği, eksikleriyle de olsa tamamlıyordu.

Babamın incelikli şakalarını hatırlıyorum hala, biraz isyanla. Annemin kızmalarını ‘ne işin var senin bu gazeteyle?’ diye soruşturmalarını. Benim ayak direyişimi ‘neden okuyamaz mışım?” diye asileşmelerimi. Nur içinde uyusunlar, şimdi daha iyi anlıyorum ki çok endişelenmiş olmalılar. Daha 12 Eylül sarsıntısını atlatamadan ben gibi bir kız çocuğuna maruz kalmaları pek de adil gelmiyor şimdilerde. Onlar görüp kızmasın diye okula giderken almaya ve okulda okumaya başladım adı “kötüye” çıkmış gazeteyi. Ama bu da belalı bir işti çünkü bu kez de yine babamın aldığı ve törenle bana verdiği 2 ciltlik TDK sözlüğünü yanımda taşımam gerekiyordu. Cılız bir genç kız olarak bu cidden zordu. Yine de üşenmiyordum. Bir gün kendisi de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu Coğrafya öğretmenimiz “gazete” mi sıranın altında görüp “ bunu sen mi okuyorsun?” diye sorduğunda ilk korkumu yaşadım. Korktum. Korktuğum için kendime kızdım. Yine de “evet”  demekten geri durmadım. Öğretmenimin “o gasteyi her yerde okuma” emrini şiddetle “neden?” karşıladım. Hoca dersi bıraktı o gün ve uzun uzun yasaklara uymamızın neden gerektiğini anlattı. İkna edici olmamış olacak ki tek cümlesi bile aklımda kalmadı. Neyse ki lise bitti, annem ve babamın ilgileri diğer çocuklara kayıp ben de ilk yıldan Ankara’da üniversiteyi kazanınca yasakların biteceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Hem üniversitede ve hem de görev yaptığım yerlerde Cumhuriyet Gazetesi almam çoğunlukla yadırgandı. O kadar ki, kaldığım kız yurdunda bir sabah uyandığımda özenle biriktirdiğim kitap eklerini lime lime yırtılmış bulduğumda öfkelenemedim bile. Şaşırmıştım daha çok, insan bir dergiyi içinde sadece kitap ve yazar tanıtımı olan bir dergiyi neden yırtardı ki? İnat ettim. Cumhuriyet Gazetesi; Kitap, Bilim Teknik, Hafta Sonu ekleriyle kendini zenginleştirip öğretmeye devam ettiği için. Tümünü arşivleyip saklayamadığımdan bazı yazı ve haberleri kesip yapıştırdığım defterler hala duruyor. Dün hüzünle baktım o defterlere. Ne çok şey öğrenmişim okulda öğretilmeyen. Yazarları, sanatçıları, bilim adamlarını. Ne çok yer gezmişim o gazeteyle. Ve anadilimi öğrenmişim. Hayatı, insanları kavramaya çalışmışım gazete kupürlerinin yanına not düşerek. Bazı yazarlarını hiç sevmemişim, bazılarının ölümüne ailemden biri ölmüş kadar üzülmüş, içerlemişim.

Memlekette basımı sürekli devam etmiş yüzyıllık gazete yok. Belli bir düşünce geleneğini sürdüren yayınlar çıkıyorsa da devam etmiyor. Bunun anlamı düşünce geleneklerinin de kesik kesik sürmesi değil de nedir? Bu sanıldığından büyük bir sorun. Düşünce yoksa muhalefeti olur mu? Muhalefeti olmayan düşünce gelişir mi, çoğalır mı ve dogmatikleşmez mi? Bu tehlikeli değil midir?

Tanzimat’tan bu yana, ilk gazetenin basılmasından bu yana, basın hep eleştiriliyor ama düşünce anlamında değil. Doğrudan varlığına saldırılarak. Nihayetinde kapatılarak. Yasaklananın, kapatılanın aslında bir “yaşayış” biçimi olduğunun farkında mıyız? İnsanların birbirlerine bunu yapmaya hakkı var mı?


Fehime Ergün
iletisim[at]fehimeergun.net
04/11/2016 – Antalya


Tarihsel Temelli Makro-Sosyoloji Olarak Halil İnalcık Tarihçiliği

Gücünü tarihsel bilgi ve olgudan almayan her bir sosyolojik kavramsallaştırma şık desenler oluştursa da kalıcı olmuyor, olamıyor. Amerikan sosyolojisinin tarihselden koparılmış bilgisini eleştiren C.W. Mills, ‘The Sociological İmagination’ adlı eserinde, “kuram ne kadar zengin olursa olsun, ya da ampirik veri ne kadar zengin olursa olsun, gerçek sorunlarla ilgili bir tasavvur tarafından eşlik edilmediği sürece değerli ya da önemli değildi” (Mills, 2007:15) diyerek daha eserin girişinde sorulması gerekli üç soruyu – ki sorular kendi içinde katmanlıdır da- aklında tutmayan bir sosyoloğun yaptığı işi temelsiz olarak nitelemektedir:

“Mikro düzeyden (aile), makro düzeye (devlet) her sorunsal belirli bir toplumun bir bütün olarak yapısıyla ilgili araştırmalarla ilgilenilmeli; ilgili sorunu bu toplumun insanlık tarihi içindeki konumuyla bağlantılandırmalı ve bu belirli toplumun belirli bir döneminde kadın ve erkekler arasında yaygın olan çeşitlilikler, yani spesifik bir durum ve/veya dönemin ele alınmasıyla insan doğasının geneli hakkında nelerin öğrenilebileceği ile ilgili meseleler üzerinde durulmalıydı” (Özdalga, 2009: 30).

Mikro soruların makro sorularla bağından hareketle, tarih ve biyografi arasındaki bağlara da benzer bir düzlemden bakan Mills, “ortamdan kaynaklanan kişisel sorunlar ile (işsizlik, boşanma, intihar vd.) toplumsal yapıdan kaynaklanan kamusal meseleler arasındaki fark önemlidir” (Mills, 2007:21) diyerek farkı vurgularken, bağı da tam bu fark üzerine kurmaktadır. Verdiği örnekle Mills aslında bireylerin hayatlarının nasıl daha geniş bir tarihle kesiştiğini sosyoloji cenahından tespit etmektedir. Millstoplumun tarihsel sosyolojik bilgisine bu biçimiyle  bütünsel yaklaşımın, sosyoloji için tehlikelerinin de gayet farkındadır:

“‘Bir tüm olarak görmenin’ entellektüel birçok tehlikeleri elbette ki vardır… Gelişme yönsemelerini (toplumların) ‘nereye gidiyoruz?’ sorusunu cevaplamak için girişilmiş bir çaba olarak inceleyebiliriz-sosyal bilimciler de çoğu kez bunu yapmaya çalışmaktadırlar. Böyle yapmakla, tarihin geçmiş günlerine dönmekle kalmayıp tarihi incelemeye: ‘sadece gazeteci olarak kalmayıp’ yaşanan günlerdeki çağdaş gelişmeleri dikkatle incelemeye: ‘kehanette bulunmaya’ kalkışmış olmaksızın bu gelişme yönsemelerinin gelecekteki durumlarını kestirmeye çalışmış olmaktayız. Bunları yapmak zordur. Unutmayalım ki, üzerinde durduğumuz, incelediğimiz şeyler tarih materyalleridir ve hızla değişmekte olan şeylerdir. Bunların tersi olan yönsemeler de bulunmaktadır. Bir tüm olarak dönemin kendine özgü (belirli) gelişim yönsemelerinin anlamlarını ortaya koyabilmek için gerekli genellemeler ile zaman içinde incecik bir dilim olan ‘yaşanan gün’ arasında daima bir denge kurmamız da gerekmektedir. Fakat her şeyden önemlisi, sosyal bilimcinin birden çok sayıdaki gelişme yönsemesini birlikte –birbirinden ayrı ortamlarda oluşmuş yeni hiçbir şey getirmeyen, hiçbir katkıda bulunmayacak gelişmeler olarak değil de, yapısal olarak- görebilmesi gerekmektedir. Bir dönemi anlamakta gelişme yönsemesini incelemeye değer kılan ve tarih materyallerini tam ve ustaca kullanmayı zorunlu kılan da bu temel amaçtır (Mills, 2007:253).

Tarihsel sosyolojinin manifestosu sayılabilecek bu görüşlerin sonrasında Mills, sosyologları, tarihin ‘hakiki’ ve ‘ritüel’ kullanımlarındaki farklara “Bir şeyi ‘geçmişten gelen bir süreklilik olarak açıklamak’tan ziyade, ‘neden sürekliliğe sahip’ sorusunu sormamız gerekir” diyerek uyarır (Mills, 2007:253-254). Böylelikle Millstarih biliminin sadece zenginleştirici bir arka plan olarak değil, aynı zamanda yapı ve yapılarınkeşfi için de önemli bir alan sunarak, araştırma probleminin kendisinin bütünleşmiş bir parçası olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Yapı-eyleyen, olay-eyleyen dikotomileri(ikilikleri) sosyoloji biliminin temel tartışmalarındandır. Bu bağlamda ‘yapı’ ve ‘toplumsal yapı’ kavramlarının tanımları tek ve kalıplaşmış değildir.İngiliz Sosyolog AnthonyGiddens,Sosyal Teorinin Temel Problemleri adlı eserinde tarih ve sosyoloji disiplinleri bakımından ayrıca ve özellikle Annales Okulu’nun önemli temsilcisi Braudel üzerinden ‘yapı’ kavramını tartışarak;

“…Sınırlı düzeyde bir iddia olarak, ne olduğunun sosyal bilimin ne olduğundan veya olması gerektiğinden bağımsız olarak analiz edilmemesi, edilemeyeceği söylenebilir. Ancak, bunun ötesine geçmek istiyorum. Kısaca doğru olarak kavrandığında, sosyal bilimler ve tarih arasında mantıksal, hatta metodolojik ayrımlar yoktur. Braudel sosyal bilimler ve tarih arasındaki ilişkilerden söz ederken şöyle yazar: ‘Sosyali araştıranlar, ‘yapılar’ ifadesini kullandıklarında sosyal gerçeklikler ve gruplar arasındaki bir organizasyonu, iç bütünlüklü, nispeten sabit ilişkileri kastederler. Biz tarihçiler için, yapı elbette bir kurgu, bir inşadır, ancak o, bundan ziyade, sadece zamanın yavaşça aşındırdığı bir gerçekliktir…’.Ancak bu yapı anlayışı bir sistem/yapı yorumudur: Braudel ‘yapı’ terimini benimle aynı biçimde kullanmasa da, kavram bu haliyle elinizdeki kitapta vurguladığım zamanın bağlayıcılığıyla ilişkilidir” (Giddens,2005:416-417).

hi-kitap

Buna göre, sosyal tarihçi de sosyolog gibi, bazı anlam kaymalarına rağmen toplumsalı aynı terimlerle açıklamaktadırlar. Bottomore ve Nispet’in yorumuyla tarih bilimi penceresinden yeniden düşünmek gerekirse:

“Her tarihsel araştırmanın karşılaştığı sorundur bu. Aynı anda hem sürekli ve dramatik değişmeleriyle dikkatimizi çeken görünürdeki tarihi anlatmak, hem de dipteki tarihi, hemen hemen sessiz ve her zaman çekingen, ne gözlemleyicilerin ne de katılımcıların neredeyse farkına varmadıkları, zamanın inatçı silintilerinden pek az etkilenen tarihi anlatabilmek olanaklı mıdır? Her zaman düşüncemizin odak noktasını işgal etmesi gereken bu temel çelişki, bilgi ve araştırma için hayati bir araç olabilir. Bu insan yaşamının her alanı için geçerlidir ve karşılaştırmanın niteliğine göre çeşitli şekiller alabilir. Tarihçiler zamanla bu çelişkiyi yapı ve konjonktür kavramlarıyla tanımlama eğilimine girmişlerdir. Açıktır ki, değişik tür yapılar olduğu gibi değişik tür konjonktürler vardır. Dolayısıyla, hem yapının hem de konjonktürün devamlılığı değişebilir. Bir anlamda, bir zaman kesitinden ötekine dikey olarak uzanır. Ve her kesitte ayrıca yatay ilişkiler bağlantılar vardır…” (Bottomore-Nispet,2002:577).

Uzun sürenin ve çabuk değişen olaysal tarihin arasında bir geçiş basamağı bir devrearası anlatısıolan konjonktürel tarih: uzun süreye göre daha yavaş ve değişken, olayların sürekli bir tekerrüründen meydana gelen, (Burke,2006:76) olaysal tarihe göre ise daha geniş ve daha yavaştır. Toplumların, grupların, ortak kaderlerin ve bütünsel hareketlerin tarihi olan bu geniş tarihsel zaman türünde, bütüncül yaklaşımıtamamlayan bu kesit, kendi araştırma sahasının dışında da başka sahaların bulunduğunu kabul eder. Toplum değil toplumların, kültür değil kültürlerin, nesne değil nesnelerin bulunduğu bu geniş süreçte, bu yönde kesinlikle bir sınıflandırmaya tabi tutulması gereken, “bir” değil, “birçok” konjonktür oluşmaktadır.

Durkheim’ınSosyolojik Yöntemin Kuralları adlı kitabında, ‘toplumsal ortam’ın niteliği ve önemini anlatırken hemen hemen yukardaki gibi bir tarih tasavvuru bulunmaktadır. Durkheim için toplumsal ortam aynı anda hem tarihsel yapıların hem de coğrafya, nüfus ve insan ilişkilerinin kesişmesidir (akt.Bottomore-Nispet,2002:577). Başka bir açıdan bakıldığında ise, yapı teriminin ‘zaman’ kavramıyla ilişkisi Braudel’in  ‘bütüncül tarih’ kavrayışına denk düşmektedir. Yapı ve konjonktürve her ikisini sarmalayan uzun zamansadece zamanda değil, mekânda ve nedensellikte birbirini tamamlayan terimlerdir. Bu iç içe geçmişlikler karşılaştırma yöntemleri ve eleştirel süreçlerlerafineleştirilen ‘tarihsel bilgi’ tarihçinin ‘bilgisi ve ideası’nın genişliği ve derinliği ölçüsünde organize edilerek yazılır.

indir (1)Bu bağlamda İnalcık’ın ‘Rönesans Avrupası (2012)’ adlı çalışması dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir. Bütünsel ve konjonktürel tarih yazımının yeni bir armonisi olan çalışma ‘Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci’ni Avrupa siyasal ve düşünce tarihiyle birlikte inceleyerek Sinanoğlu-Gökalp-Barthold-Huntington üzerinden uygarlık, hümanizm, evolistikkültür ve kültürlerin biricikliği  kavramlarınıtarihsel olay ve olgularla düzenlemektedir.

İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü Avrupa’nın siyasal ve düşünce tarihini oksidantalizmin 1 etkisinden uzak bir bakış açısıylayapı ve konjonktürleri inceler.Bütünsel tarih anlayışının bir örneği olan eserin, Avrupa siyasal, sosyal ve zihniyetler tarihini konjonktürlerinkarşılaşması ve karşılaştırılmasıyla anlatan birinci bölümününmetodolojik tahlili bu yazının dışındadır. Ancak, Avrupa tarihinin yapı ve konjonktürlerinin, denizlerin dip akıntıları gibi geçmişten günümüze uzanan ve gelecek üzerinde söz sahibi olacağı belli kavramlarının birinci bölümde işaret edilmesi nedeniyle zemin oluşturduğu bu yazı boyunca akılda tutulmalıdır.

İkinci bölüm,Türkiye’nin Batı uygarlığı ile özdeşleşme süreci Suat Sinanoğlu’nun ‘Türk Hümanizm’ieserininevolistik (sosyal evrimcilik) yaklaşımı tartışılmaktadır. Ardından daFuat Köprülü ve Ziya Gökalp’in görüşleri Hümanizm anlayışları kültürlerin özgüllüğü tespit edilerek, bu bağlamda Toynbee ile Gökalp benzerlikler ve farklılıklardan yola çıkan medeniyet ve kültür üzerindenHuntington’un Medeniyetler Çatışması temelleri ortaya konmaktadır. Son olarak Atatürk Türkiye’sinin bu gün içinde bulunduğu durum Eisenstedt’ın Türkiye üzerine düşünceleri üzerinden ‘tarihçi argümanları’yla ortaya konmaktadır.

Tarihin Olay Ve Olguları Eşliğinde Bir Seyir: Sosyal Evrimcilik, Hümanizma, Nev-iŞahsına Münhasır Kültür, Uygarlık (Çatışma mı Kavuşma mı) ve Atatürk Türkiye’si

İlerlemeci, gelişmeci ve evrimci kuramlar sosyoloji’nin başlangıç kuramlarındandır ve içerdiği tartışmalar sosyoloji’nin bilim olmasına çok önemli katkılar sağlamıştır. Denilebilir ki, sosyoloji bu kuramların kavgaları içinde büyüyüp serpilmiştir. KennethBock, ‘Theories of Progress, Development, Evolution’ adlı yazısında teorinin tarihsel süreciyle birlikte zayıf yanlarını da ortaya koymaktadır (Bottomore-Nispet,2002:51-92). Buna göre ilerleme ve gelişme evolistik kuramın temel yönsemeleridir. Aristo’dan Condorcet’e ve oradan Comte’a uzanan seferinde teori, Comte’un sorduğu ‘insanoğlu birbirini izleyen hangi zorunlu zincir sayesinde ilkel topluluk konumundan başlayıp kademeli olarak Avrupa Uygarlığı’nın günümüzdeki aşamasına ulaşmıştır?’(Bottomore-Nispet,2002:75), soru aslında tarihsel bir sorudur. Comt inanıyordu ki bu soruyu tarihsel olaylara gönderme yaparak –tarihsel malzeme ilk toparlama için önemli olsa da- yanıtlamak olanaklı değildi. Comte’un yaşadığı dönemde tarihsel malzemenin kişiler ve olaylar kronolojisinden oluştuğu düşünülürse Comte’unsoruya olgularla cevap vermek istemesi çok da yanlış bir tutum değildir. Dahası ‘…zihin ilerlemenin kaynağı ve denetleyicisi olduğundan, dikkati zihniyetler tarihine yoğunlaşacaktı’(Bottomore-Nispet,2002:75) yaklaşımı da yanlış durmamaktadır. Ancak Comte, ilerlemeci yönsemenin kesin kurallarını koyma uğraşında yeterince özenli değildi ve kültürel farklılıkları gözden kaçırıyordu, bu bağlamda “Her ne kadar tarihin bir devresel yorumundan çok ilerlemeci yorumu benimsemekteyse de kültürdeki farklılıkların aynı zaman diliminde bulunmasını rastlantıya atfetmek zorunda kalmıştır” (Bottomore-Nispet,2002:75).

İlerlemecilik Spencer’ıntoplumu organizmaya benzetmesiyle biraz daha gelişen teori olmuş, normalliklerin yasasını bulmaya çalışan Durkheim’ınAvrupa’dakinden apayrı normallikleri keşfi ile devam etmiştir.

Comt’un yasasını çizdiği ilerlemecilikle birlikte toplumun kökenini ve gelişmesinin adımlarını bulma çabasında olan sosyologlar kültürü oluşturan tüm ögeler üzerinde çalışmalara girişmişler, milli devletlerin kurulması sırasında bu çalışmalar önemli bir işlev görmüştür.

Halil İnalcık, Rönesans Avrupası eserinde Avrupa Uygarlığının temelinde Hümanizm’in yattığını tespit ederek ‘Hümanist düşünce 14.-15. Yüzyılda özellikle II. Atina diye selamlanan Floransa’da, Platon felsefesi ve neo Platonizm düşünce hareketinde ifadesini bulmuştur” (İnalcık, 2012: 276) demektedir. Avrupa medeniyetinin düşünsel temelinin Hümanizmde, Hümanizm’in düşünsel temelinin ise İlkçağ filozoflarında bulunduğunu sosyal ve siyasal olgularla tespit eden İnalcık,filoloji eğitiminin önemini vurgular (İnalcık, 2012: 83-86,165-169,294). Bu tespitle birlikte Sinanoğlu’nun ‘Türk Hümanizm’i eserini tartışan İnalcık, Sinanoğlu’nun ana tezini şöyle belirlemektedir;         

“1- İnsanlık, medeniyette tek çizgide gelişerek Batı medeniyetinde en gelişmiş haline erişmiştir,

2- Batı medeniyetiYunan –Latin araştırmalarıyla, hümanizm ile gelişme yoluna girmiştir,

3- Geleneksel Doğu toplumları aynı süreci izleyerek bu yüksek medeniyete erişebilir,

4- Bunun için genç kuşaklar, klasik eğitimiyle yetiştirilmelidir, Atatürk devrimi bize bu hedefi göstermiştir”(İnalcık, 2012:294).

İnalcık, Sinanoğlu’nun evolistik görüşlerinden filoloji eğitiminin vurgulayarak konuyu üç ayrı ana hattan tartışmaktadır. Bu tartışmalardan ilki, Uygarlık ve kültür arasındaki farklılıktır ki, İnalcık bunu Köprülü ile Gökalp’in kültür ve Türk Kültürü tanımlamaları üzerinden yapmaktadır. İkincisi, Hristiyanlık üzerinden gelişme gösteren Avrupa Uygarlığı ile İslam Türkiye Cumhuriyeti’nin –Osmanlı mirasının bıçakla kesilir gibi kesilemeyeceği gerçeğinden hareketle-her medeniyetin ‘kendi sosyal zamanı’ üzerinedir. Üçüncü tartışma hattı ise evrimci teori tartışmalarının bu gün medeniyetler çatışması/ittifakının tartışmalarındasınandığı üzerinedir.

Sırasıyla gidersek, İnalcıkuygarlık (medeniyet) ve kültür birbirlerinden olgulardır ve bu ikisi arasındaki farklılar tespit edilmelidir. 1871’de gelişmeci-evolustik teorinin temsilcilerinden Edward Tyloruygarlık ve kültürün aynı şey olduğunu (Marshall,1998:442) görüşünü savunsa da bugün artık iki kavramın farklılığı kabul edilmektedir. Braudel’in tespitiyle uygarlıklar;“mekanlardır, toplumlardır, ekonomilerdir, ortak zihniyetlerdir” (daha ayrıntılı tanım için bkn.Braudel,2001:39-57) öte yandan kültür sorunlu tanımlar içermekle birlikte,

“Kültürel antropoljide kültür analizi; a)öğrenilmiş davranış kalpları, b)kültürün bilinç düzeyinin altında kalan yönleri (anadilini konuşan bir insanın çok ender hallerde farkedebileceği, dilde dilbilgisi ve sözdizimini yansıtan derin düzey v.d.), c)kültürel bakımdan belirlenen düşünce ve algı kalıpları şeklinde yapılmaktadır” (Marshall,1998:442-443).

Ziya Gökalp’in önemi bu noktada durmaktadır. Comte’dan ama asıl olarak Durkheim Okulundan etkilendiğini belirtmek gerekse de, İnalcık’a göre Gökalp’in adı geçen sosyologlardan farkları da bulunmaktadır.

Ziya Gökalp, saltanat, hilafet, Batılılaşma, halkçılık, demokrasi, siyasi ve ekonomik bağımsızlık, laiklik, eski Türk medeniyeti gibi Cumhuriyet döneminin başat konularını, Cumhuriyet öncesinde ele alarak incelemiş bir sosyologtur. Kültür-uygarlık,evrensel sosyoloji-milli sosyoloji, ilkel toplumlar-uygar toplumlar dikotomileri Gökalp’in sosyoloji anlayışının temelini oluşturmaktadır.

Comte-Durkheim ekolünü benimsemekle birlikte, bu görüşlere Türkçülük ve ulusallık renklerini katan; bir başka anlatımla, bu ekolün görüşlerini “milli” özelliklere göre yeniden biçimlendiren Gökalp, evrensel olma savında Batı sosyolojisinin Comte-Durkhe­im ekolünden “milli bir sosyoloji” yaratmaya çalışmıştır. Çelişki gibi görünen bu durum yaşadığı dönemde ve onun sosyolojiye yüklediği görev düşünülürse bir çelişki değildir. Nihai amaç O’nun yaşadığı dönemde; Batı medeniyetine katılmaktır. Gökalp, millet dönemini hazırlayan koşulları ve tarihsel temelleri belirleyebilme ve bunun için belli başlı kavramları tespit etme çabasındadır(İnalcık,2000:9-31). Bu kavramlaştırma uğ­raşısı, Ziya Gökalp sosyolojisinin temellerini oluşturur. Öte yandan Gökalp terminolojisinde önemli bir yeri olan uygarlık ve kültür kavramla­rı iki farklı kesim arasındaki geçişlerin mümkün olabileceğini söylemektedir.

Tüm bu sosyolojik tanımlama ve açıklamaların tek bir nedeni vardır: Evrimci ve determinist bir anlayıştan yararlanarak, Türk toplumunun Doğu uygarlığından Batı uygarlığına, imparatorluk­tan ulusal devlet aşamasına geçmesini haklı gösterecek kanıtlar bul­mak; bu dönüşüme bilimsellik kazandırmak. Bu bağlamda, Gökalp, toplumların kavim devlet ve imparatorluktan milli devlete doğru evrimleştiklerini göstererek, millet aşamasının, toplumsal evrimde son halka olduğunu ispatlamaktır.

Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak gibi farklı eği­limlere işaret eden üç tarz-ı siyasetin birbiriyle uyuşabileceği iddi­asındadır. Modern Türkiye’nin manevi yapısını kuran etkenler ara­sında bu unsurlardan her birinin kendine özgü bir yeri vardır. Gökalp’e göre, Türk­ler, Batı medeniyetinden yalnız maddi unsurlarla bilimsel yöntem­leri almalıdırlar. İslamiyet’ten ise dini inançları almalı, siyasi, huku­ki ve toplumsal gelenekleri bir yana bırakmalıdırlar. Kültürün hissi ve ahlakı bütün değerleri Türk mirasından devşirilmelidir. Ziya Gökalp’in Uygarlık ve kültür ayrımını İnalcık şöyle tespit etmektedir:

“Kültür ve medeniyetin niteliğine gelince, Gökalp daima temel sosyolojik görüşünü izleyerek, kültürü bireyin üstünde adeta organik bir realite sayar ve kültürü insanın iradi eseri olan medeniyetten kesin bir çizgiyle ayırır. (…) Kültür tamamıyla bir topluma özgü olup sübjektif ve duygusal niteliklidir. Kültürün kendi içinden gelişen doğal bir evrimi vardır. Kültür dışarıdan zorla değiştirilemez. Bir organizma gibi dışarıdan kendi yapısına uygun medeniyet unsurlarını alır, sindirir uygun olmayanları atar. İlkel doğal cemiyetlerde kültür topluma hâkimdir ve onu oluşturan bütün idealler dine bağlıdır. (…) Kültür, bir temel sosyolojik olgudur” (İnalcık, 2000:21).

Öte yandanDurkheim’in toplum ve toplumsal belirleyiciliği Gökalp’te din ve millet, yani İslamiyet ve Türkçülük şekline dönüştüğünü de belirtmeliyiz. Ancak Gö­kalp dinin önemini sürekli vurgulasa da, Gökalp düşün­cesinin ana hatları içerisinde din aslında milli kimliğin bir parçası­dır.

Türk toplumunun Meşrutiyet’ten beri yaşadığı sorunlara Gö­kalp, geniş bir açıdan yaklaşan ve uygulana­bilir çözüm önerileriyle toplumun önemli bir çoğunluğunca kabul görmüş bir düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Durkheim Okulundan etkilenmesi bakımından sosyoloji dünyasında orijinal bir fikir adamı sayılmasa da ele aldığı ve çö­züm önerdiği konular, Türkiye’nin hala gündemindedir ve henüz hiç bir sosyolog veya düşünür bu sorunlar karşısında Gökalp kadar genel kabul gören bir çözüm önerisi sunamadığını hatırlatmak gerekmektedir.

İnalcık,adı geçen eserinde, 19. Yüzyıl evrimci (sosyal gelişim teorisi) teorisine dayandığını belirttiği Ziya Gökalp’in her medeniyetin kendi “sosyal zamanı”nı ve gelişimini göz önünde tutmadığını söylemektedir:

“Gökalp tek doğrultuda sosyal gelişim teorisine dayanan 19. Yüzyıl sosyolojisine bağlıdır ve her medeniyetin kendi “sosyal zamanı”nı ve gelişimini göz önünde tutmamaktadır.Son zamanlarda sosyolog N.Eısenstadt da aynı eleştiriyi yapar. Eısenstadt’a göre, gelişmeye açılan toplumlarda modernleşme belli bir reçete ile gerçekleşmez, daima yeni bir senteze götüren bir sosyal oluşum gündemdedir (İnalcık, 2012:334).

Görülmektedir ki,N. Eisenstadt’ın bu eleştirisiyle, klasik tek yönlü determinist bir çağdaşlaşma teorisine karşı, yeni gelişme teorisi eşliğinde kendi sosyal zamanını yaşayan toplumlar olduğu keşfedilmiştir. Bu noktada İnalcık’ın Eısenstadt’ı işaret ederek her toplumsal yapının ‘kendi zamanını’ tarih biliminin argümanıyla tespit etmesi ve toplumsal değişmeyi ‘sosyal yapı ve onun tarihselliği’ üzerinden açıklama çabası dikkatlerden kaçmamalıdır.

halil-inalcik-sn

İnalcık bu konuda Rönesans Avrupası eserinde Zimmerman’ın görüşlerine de yer vermektedir:

“Zimmerman, misafir profesör olarak İstanbul Üniversitesi’nde Ziya Gökalp’ın kurmuş olduğu kürsüde ders verirken, O’nun tezini değerlendirmeyi ihmal edemezdi. Amerikan sosyologuna göre büyük tarihi devrimlerin ‘bir felsefeye ve halkın desteğine dayanan bir programa sahip olmaları lazımdır’ Türkiye’de kendisini yok etmeye uğraşan güçler karşısına kökten bir inkılâpla çıktı. Zimmerman’a göre Türk inkılâbı, insanlığın 20. yüzyıldaki köklü değişiminin bir parçasından başka bir şey değildir. Sosyal bir hareket olarak anlaşılması gereken bu insanlık devrimi, günümüzde dünya ölçüsünde devam etmektedir. Türk devriminin ‘fikir şerefi bir manada Ziya Gökalp’e ve onun rehberliği ile sosyoloji doktrinlerindeki öğretim faaliyetine aittir’ Ziya Gökalp ‘zamanının hâkim sosyolojisi olan Durkheim sosyolojisinden alınmış teferruatlı sosyal organizasyon teorileri vasıtası ile bu inkılâbın fikri mimarı’ oldu. Gökalp, Durkheim sosyolojisini alıp bir Doğu toplumuna uygulayabildiyse, bu ancak 19. yüzyılda sosyolojinin soyut kavramlara göre kurulmuş soyut bir sistem olmasından ileri geliyordu. O dönemde her toplumun kendi tarihi ‘sosyal zamanı’ kavramı sosyolojide yer etmemişti. Bugün ‘sosyal zamana’ bağlı bir araştırma konusu olan sosyolojiyi soyut kavramlara bağlı tutmak güçtür. Her toplumu kendi sosyal koşulları içinde izlemek gerektir. Amerikan sosyologları da Türkiye’de Ziya’nın yaptığı gibi ilkin sosyal değişme teorilerine yönelmişti. Zimmerman, Gökalp hakkında çok dikkate değer başka bir görüşte ortaya atmaktadır. A. Toynbee, ‘sosyolojisinin büyük bir kısmını, burada, Türkiye’de belki vasıtalı olarak Ziya Gökalp’tan veya onun öğrencilerinden almıştır. Toynbee’nin ‘toplum’ yapısına dair birçok ana fikirleri Gökalp’ın fikirlerinin benzeridir (İnalcık, 2000:19).

İnalcık’ın Hümanist hermenötik ve İslami hermenötiğinin sosyal yapı içinde duruşunu karşılaştırdığı bölümler (İnalcık, 2012:294-298) ile Osmanlı kültürünü bir kimlik olarak (Zarifler)  koyduğu (İnalcık, 2012:306-314) bölümler onun sosyal yapıların sürekliliğindeki dip akıntıları göstermesi bakımından önemlidir. O dip akıntılar ki, aslında ‘sosyal değişmeye de’ kararlı biçimde direnen yapılardır.

Samuel Hungtington’un Medeniyetler Çatışması adlı eserini İlerlemeci ve evrimci kuramın zemininde olduğunu İnalcık şu sözlerle anlatmaktadır:

“Hungtington’a göre  AB, Avrupa kültürü, ve Batı Hristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir. Feodalizm, Hümanizm, Reformasyon, 18. Yüzyıl aydınlanma felsefesi, sekülarizm(laiklik, din-devlet ayrılığı) liberal parlamenter demokrasi, endüstri inkılabı ve serbest Pazar ekonomisi, Avrupa’yı tarihi evrimi içinde yoğuran özelliklerdir” (İnalcık, 2000:19).

Bu ve benzeri  ilerlemeci-evrimci tanımlamaların ‘öteki’ni yarattığı aşikardır. Ancak İnalcık’a göre ‘öteki’nin kurgulanışı Hungtington’da din üzerinden yapılmaktadır. Çünkü din indirgenemez bir kimliktir. İki ulusun mensubu olunabilir ama aynı anda hem Katolik hem Müslüman olunmaz. İnalcık Rönesans Avrupası eserinde İslam medeniyeti sözünün kapsadığı coğrafi alanda pek çok farklı kültürün yaşadığını tespit ederek ‘çatışma ya da ittifakın’ medeniyetler üzerinden nasıl olacağını gizli bir soru olarak sormaktadır?

FB_IMG_1429206534024

Tarihten sosyolojiye, sosyolojiden siyaset bilimine ve bu bilimlerin alt alanlarına kadar pek çok argümanı içeren ‘medeniyetler çatışması’ fikri İnalcık’ın Rönesans Avrupası eserindeki çözümlemesi ile en anlaşılır halini almış görünmektedir.Bunun en temel sebebi konunun tarihsel yapılar üzerinden takibinin yapılmış olmasıdır.

İnalcık Rönesans Avrupası eserinin son bölümünde ise, Eısenstadt’ın Türkiye üzerine görüşlerini hatırlatarak, Atatürk Devriminin diğer devrimlerin sonuçlarıyla kıyaslanarak benzeyen ve benzemeyen yanlarını tespit etmektedir.

IMG_0004

Sonuç

“Tarihçi geçmişin insanıdır, ama bugünde yaşar” (Carr,1987:34). İnalcık bu günden düne bakmaktadır.Adı tarihsel bile olsa bu geçmişe ait okuma bugüne aittir ve bugün için yapılacaktır.Ancak, her sosyal yapı, zamanın ilerlemesiyle olumlu ya da olumsuz bir yöne gidecektir, kabulünden hareketle ‘sosyal değişimin’ hangi yönde olacağına karar vermek günün koşullarında zor görünmektedir.

Belki de bu sorunun zorluğudur ki, Batı ülkelerinin sosyal bilimcileri tarih temelli bir makro-sosyoloji ile tebelleş olmaya başlamışlardır. Bu tarih temelli makro sosyoloji ne kadar karmaşık görünürse görünsünen azından gerçek dünyanın bugünkü şaşırtıcı ama daha çok endişe üreten dönüşümünün sorularının cevaplarını bulabilebilecekleri alandır. Çünkü ‘sosyal değişmenin’ yönü ilerlemeci ve evrimci teorilerin öngördüğü bir ‘evrensel modele’ doğru değil tersine ‘ayrışmaya’ doğru görünmektedir. Medeniyet ya da kültürlerin karşılaşıp çatıştıkları alanlara değil, karşılaşıp kaynaşabildikleri alanlara bakmak, yönsemeleri daha da netleştirecektir. Bu bağlamda, İnalcık’ın “Rönesans Avrupası ve Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci” adlı eseri tarihsel temelli bir makro sosyoloji kitabı olarak da okunmalıdır…


Fehime Ergün
iletisim[at]fehimeergun.net
Bu Çalışma “8. Muğla Sosyoloji Günleri”nde bildiri olarak sunulmuştur.


Kaynakça

  • ARLI,Alim(2009) Oryantalizm ve Oksidentalizm ve Şerif Mardin, Küre Yayınları, İstanbul.
  • ARON, Raymond (2005) Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Bilgi Yayınları, İstanbul.
  • BAUMAN, Zygmunt, (2006), Sosyolojik Düşünmek, Çev. Abdullah Yılmaz, Beşinci Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
  • BERKES, Niyazi(1992) Türkiye’de Çağdaşlaşma,1. Baskı, Doğu-Batı Yayınları, Ankara.
  • BLOCH, Marc (1994) Tarihin Savunusu Ya Da Tarihçilik Mesleği, çev. Mehmet AiKılıçbay, Gece Kitapları, İstanbul.
  • BLOCH, Marc, (1985) “Avrupa Toplumlarının Karşılaştırmalı Tarihi İçin”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • BOCK, Kenneth (2002) “İlerleme, Gelişme ve Evrim Kuramları” Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi içinde,TomBottomore – Robert Nispet, çev. Aydın Uğur, Ayraç Yay. Ankara.
  • BONCHENSKİ, I. M., (1983) Çağdaş Avrupa Felsefesi, çev. Serdar RifatKırkoğlu, Kabalcı yayınları, İstanbul.
  • BOTTOMORE, Tom – NİSPET Robert (2002), Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Yayına Hazırlayan Mete TUNÇAY-Aydın UĞUR, Ayraç Yay. Ankara.
  • BORATAV, Ali, (2007) “Sunuş”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • BRAUDEL, Fernand, (1992) Tarih Üzerine Yazılar, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınları Ankara.
  • BRAUDEL, Fernand, (2001) Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınlar, Ankara.
  • BURKE, Peter, (2007) “Modern Avrupa’nın İlk Dönemlerinde Toplum ve Ekonomi’ye Giriş”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • BURKE, Peter (2000)  Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, 1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
  • BURKE, Peter (2006) Fransız Tarih Devrimi: Annales Okulu çev. Mehmet Küçük, 1. Baskı, Doğu-Batı Yayınları, Ankara.
  • BURKE, Peter (2008) Kültür Tarihi,  çev. Mete Tunçay, 2. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
  • CARR, E.H., (1987) Tarih Nedir?, çev. M. Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul,.
  • CHİROT, Daniel, (1999) “MarcBloch’un Toplumsal ve Tarihsel Manzarası”, Tarihsel Sosyoloji: Bloch’tanWallerstein’a Görüşler ve Yöntemler içinde, ed. ThedaSkocpol, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul,.
  • COLLİNGWOOD, R. G. (2000) Tarih Felsefesi Üzerine Denemeler. Çev: E. Özvar,  Ayışığı Kitapları, İstanbul.
  • ÇAYKARA, Emine (2005) Tarihçilerin Kutbu “Halil İnalcık Kitabı”, 1.Baskı, İş Bankası Yayınları (Nehir Söyleşi), İstanbul.
  • ÇELEBİ, Nilgün, (2001) Sosyoloji ve Metodoloji Yazıları, Anı yay.Ankara.
  • DUBY, Georges (1990) Ortaçağ İnsanları Ve Kültürü,çev.MehmetAiKılıçbay, 1.Baskı, İmge Yayınları, Ankara.
  • ERGENÇ, Özer, (2000) “Halil İnalcık Neden Büyük”, Doğu-Batı Dergisi, Sayı:12, , s.134-141, İstanbul.
  • ERGUN, Doğan (2005) Sosyoloji ve Tarih, 4. Baskı, İmge Yayınları, Ankara.
  • ERGUN, Doğan (2006)Yöntemi Bulmak, 2. Baskı, İmge Yayınları, Ankara.
  • FEBVRE, Lucien, (1995) Rönesans İnsanı, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Yayınları, Ankara.
  • GİDDENS, Anthony (2005)Sosyal Teorinin Temel Problemleri Sosyal Analizde Eylem Yapı ve Çelişki, çev. Ümit TATLICAN, Paradigma Yayıncılık, İstanbul.
  • GÖKALP, Ziya (2008)  Türk Uygarlığı Tarihi, Haz.Yusuf Çotuksöken, İnkılap Kitap, İstanbul.
  • GÖKALP, Ziya (2010) Kültür ve Medeniyet Türkleşmek İslamlaşmak Muassırlaşmak, Gençlik Kitapevi Yay, Konya.
  • GULBENKIAN KOMİSYONU,  (1996) Sosyal Bilimleri Açın, Çev., Şirin Tekeli, Metis Yayınları, İstanbul.
  • HAMİLTON, Gary (1999) Tarihte Konfigürasyonlar ve S.N.Eısenstadt’ın Tarihsel Sosyolojisi, çev. Ahmet Fethi, ThedaSkocpol (1999) Tarihsel Sosyoloji Bloch’tanWallerstein’e Görüşler ve Yöntemler içinde, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
  • HOBSBAWM, Eric (1999)  Tarih Üzerine, (Çev. Osman Akınhay), Bilim ve Sanat yay. Ankara.
  • İNALCIK, Halil, (1968) “Türk İlmi ve Fuad Köprülü”, Türk Kültürü,no: 65, s. 289-294.
  • İNALCIK, Halil (1994) “Sultanizm Üzerine Yorumlar: Max Weber’in Osm. Siyasal Sistemi Tiplemesi”, Toplum ve Ekonomi, , Sayı 7, s. 7
  • İNALCIK, Halil (2000) “Ziya Gökalp Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür”, Doğu Batı, 12, Ağustos-Eylül-Ekim, s. 9-33.
  • İNALCIK, Halil (2005) “Akdeniz ve Türkler”, Doğu Batı, 34, Kasım-Aralık-Ocak, s. 133-170.
  • İNALCIK, Halil (2006) Şair ve Patron, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil, (2008) “Fransız Annales Okulu ve Türk Tarihçiliği”, Doğu-Batı Makaleler II, s.289, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil (2009a) Makaleler I,Doğu Batı Yayınları, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil (2009b) Makaleler II,Doğu Batı Yayınları, İstanbul.
  • İNALCIK, Halil (2012) Rönesans Avrupası, Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.
  • KAYALI, Kurtuluş, (1999) “Türk Sosyologlarının Tarihe Yönelmeleri Konusunda Bazı Düşünceler”, Sosyoloji Yıllığı 4, Çantay Ktb., İstanbul.
  • LE GOFF, Jacques, (2006) Ortaçağ’da Entelektüeller, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
  • MARSHALL, Gordon (1999), Sosyoloji Sözlüğü, çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü, Bilim-Sanat Yayınları, Ankara.
  • MCLENNAN, G. (2007) “Braudel ve Annales Paradigması”, Tarih ve Tarihçi: Annales Okulu İzinde içinde, der. Ali Boratav, Kırmızı Yayınları, İstanbul.
  • MILLS, C.W. (2007) Toplumbilimsel Düşün çev. Ünsal Oskay, Der Yayınları, İstanbul.
  • ÖZDALGA, Elizabeth (2009) Tarihsel Sosyoloji, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul.
  • PİAGET, Jean, (2007) Yapısalcılık, çev. Ayşe Şirin Okyayuz Yener, Doruk Yayınları, İstanbul.
  • ROSENAU, Pauline Marie, (2004) Post-modernizm ve Toplum Bilimleri, çev. Tuncay Birkan, Bilim sanat yayınları, Ankara,.
  • SARUP, Madan, (2004) Post-yapısalcılık ve Postmodernizm, çev. Abdülbaki Güçlü, Belge Yayınları, Ankara.
  • SEZER,Baykan(1988) Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları, Sümer Kitabevi, İstanbul.
  • SİM, Stuart, (2006) Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, çev. Mukadder Erkan-Ali Utku, Ankara.
  • SKOCPOL, Theda (1999) Tarihsel Sosyoloji Bloch’tan Wallerstein’e Görüşler ve Yöntemler, çev. Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul
  • WALLACE, A. Ruth, WOLF, Alison (2004) Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çev. Leyla Elburuz, M.RamiAyas, Punto Yayıncılık, İzmir.
  • WEBER, Max (1993) Sosyoloji Yazıları, Çev. Taha PARLA, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul.

Dipnotlar

  1. Oryantalizm ve oksidentalizm dünyayı algılama, anlama, açıklama ve tanımlamada iki farklı bakış açısıdır. Temel olarak oryantalizm Batı’nın Doğu algısı, oksidentalizm Doğu’nun Batı algısıdır. Karşılıklı bu algılama sadece bir düşünce olmayıp, eylemi de beraberinde getirir. Batı’nın, zayıf ve kendini yönetemeyen Doğu algısı işgal ve sömürüyle sonuçlanırken; Doğu’nun, güçlü ve disiplinli Batı algısı efendiye itaate sebep olur (Bkn. Peter Burke, Kültür Tarihi, çev.Mete Tunçay, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008. Ayrıca bkn. Alim Arlı, Oryantalizm ve Oksidentalizm ve Şerif Mardin, Küre Yayınları,İstanbul, 2009).

Çarpışma / Crash [2004]

Neden ‘Crash’?

Sade görünmesine karşın dirençli toplumsal yapıların oynaklığını gösteren bir film ‘Crash’, ama bu filmi okumaya çalışmamın temel nedeni ‘Amistat’ ya da ‘Shindler’in Listesi’ gibi tarihte gömülü duruyormuş gibi duran ırkçılığın aslında günlük hayatın içinde nasıl yaşadığını ve nasıl yeniden üretildiğini mutsuz insanlar arasından anlatması. Irkçılık beyazlar ve siyahlar üzerinden anlatıldı hep. İspanyolun Arab’a, Arabın Siyaha, siyahın meleze gösterdiği ırkçılık? Bu film ırkçılık hiyerarşisine değdiği için seçildi. Her ne kadar ilerisi için umut vaat etmese de tüm ırkların hiyerarşisi içinde en altta kalan hep kadın hatta beyaz olsa bile.

Bir diğer neden ise daha kendimle ilgili bencilce bir istek: Konum alışlarımızın  Simmel’in dediği gibi “…bir bakımdan bir arada olanların, bir başka bakımdan birbirlerine karşı olduklarını ve birbirleri ile kesişen bir çok çatışma ile bütünleşen toplum”u 1 anlarken kendimi de anlamlandırabilmek.

Paul HAGGİS de filminin hikâyesini anlatırken yapmak istediğinin geleceğe dair umut ya da reçete vermekten çok toplumsal gözlemlerinden çıkan saptamaları filme taşıdığını satır aralarında itiraf ederek diyor ki, “O zamanlar 25 yıldır Los Angeles’ta yaşıyordum ve bize özgü ırk ve sınıf savaşlarına tanık olmuştum… Günlük hayatlarımızda birbirimize yaptığımız ayrımcılığın pek çok şekline tanık olmuştum. Bunu nasıl akılcılaştırdığımızı ve bağışladığımızı bu konuyla uğraşmamak için yaşamımızı nasıl düzenlediğimizive mevcut ırk sorunlarını nasıl yadsıdığımızı görmüştüm. Ama bu malzemeyi nasıl yazıya dökeceğimi 11 Eylül olaylarına kadar çözememiştim. Zira film aslen ırk ya da sınıfı değil korkuyu ve tanımadığımız insanları konu alıyor. Hoşgörüsüzlüğü ve şefkati, hepimizin yargılanmaktan ne kadar korktuğunu ama başkalarını yargılamakta sakınca görmemesinin tezatını işliyor.”  2

Umberto Eco, ‘Gülün Adı’ romanının girişinde, ‘Ortaçağı daha dolaysız tanıyorum günümüzü ise televizyondan öğreniyorum’.  3 Her ne kadar ırkçılık konusunu incelemek için dolaylı bir metni okumaya çalışmak Eco’nun söylediği gibi günümüzü televizyondan öğrenmek ise de sanatla dolayımlanan ırkçılık motiflerini çok uluslu bir coğrafyada görebilecek miyiz, bir deneyelim.

Bir Filmi Okumak

crash-afisBir araba kazası ile başlayan “Crash” filmini  “Harry Potter” ilk serisinde yer alan banka sahnesindeki bir duvardaki yüzlerce kilidin ‘clik’ sesleri içinde birer birer açılması gibi insan öykülerinin de toplumsal yapıda çözülüşünü keşfederek izliyoruz. 

Aslında Hollywood yapımı bu tür ırkçılıkla ilgili pek çok günah çıkarma hikayelerinden bu filmi ayıran ve başarılı yapan bilindik toplumsal ve ırksal farklılıkları ele alışı değil, bu farklılıkları, filmin başlığının (crash) güçlü metaforik anlamıyla iç içe geçen pek çok farklı öykücüklerle sorgulaması.

‘Çarpışma’ adıyla gösterilen filmde ırksal öfke, bireylerin kapalı dünyalarında yalnızlaşmaları sonucu ortaya çıkıyor. Bu yalnızlaşmaya karşın, bireylerin yollarının sürekli olarak (otobanda hızla giden arabalar gibi) kesişmesinin ve öfkelerinin sıklıkla şiddetli çatışmaya dönüşmesinin ‘tekinsiz’ kaçınılmazlığını gösteriyor. Film, bu ‘çarpışmaların’ bir kurtuluş olasılığını da barındırdığını, zira çarpışmaların temasa yol açtığını ve diğer bireylerle kurulan bu temasın da bazen kişinin karşısındakilerin hissettiklerini algılamasına ve onu anlamasına yol açabileceğini ortaya koymaya çalışıyor. Tıpkı Filmin başında polis memurunun söylediği gibi, “Sürekli bu metal yığının içindeyiz. Sanıyorum dokunmayı çok özlüyoruz, birbirimize çarpmalıyız ki bir şeyler hissedebilelim.”

Pek çok kilidin -Harry Potter’daki tüm duvarı kaplayan yüzlerce kilidin-ahenginde olduğu gibi toplumsaldaki ırkçılığın ahengi ortaya saçılmış filmde. Oluşturulan metaforda kilitler sağdan sola yukarıdan aşağıya veya çapraz açılabiliyor ve bu otobandaki arabalarda olduğu gibi hızla gerçekleşiyor. İzleyici hangi kilidin ne yöne açılacağını kestirmeye çalışıyor. Öte yandan tüm karakterlerin 36 saat içinde yollarının kesişmesi kurgusu gerçeklik duygusunu kaybettirmiyor ama yaşamlara sinmiş melankoliden uzak duramıyor.

Açılmayan iki kilit, soru olarak karşımızda duruyor: Bir, ırkçılık gerçekten de yalnızlaşmış bireylerin sıradan öfkesine indirgenebilir mi? Çünkü eğer böyle ise ırkçılığın altında yatan ekonomik ve siyasal güçlere değinmek gereksiz bir ayrıntı olarak kalıyor. İkinci ve temel olan soru ise, gelecekte ırkçı davranış nasıl olacak? Aslında karakterlerden birinin kazada yaralanan kadını kurtarmaya çalışırken kimi kurtardığına bakmaksızın bir yaşam kurtarmaya çalışması etkileyiciliğine rağmen gelecek için umut vermekten çok uzak.

Filmde ırkçılığın kadın olgusuna yaklaşımı oldukça çarpıcı. ‘Eğer kadın beyazsa şapka çıkarılarak konuşulur, değilse taciz edilebilir’ mesajı çok net verilmiş.

Anne-oğul ilişkisine dair mesajları da olsa, filmin asıl başarısı insanların, fiziksel ve duygusal şiddet karşısında,  çaresizliği ve yalnızlığı nedeniyle kendilerini bir türlü güvende hissedemeyişlerinin girift hikayelerinin anlatımında saklı.

Sonuç

Film 2005’te “En İyi Film Oscarı”nı kazandığında kimse 6,5 milyon dolarlık küçük bütçeli ‘Crash’ın bu ödüle layık görüleceğini düşünmemiş. Üstelik; Brokeback Mountain, Ang Lee Capote-Bennet Miller, Good Night and Good Luck, George Clooney, Munıch; Steven Spılberg gibi güçlü rakiplerini geride bırakan film konunun kimyasıyla örtüşen müziği ile sadece farklılıkları değil, farklı sayılanların da birbirine bakışını anlattığından belki de başarı elde etmiş görünüyor. Filmde ‘ırkçılığın’ bulanık görüşünü kadınlar üzerinden izlemeye çalıştığınızda başka bir odaktan net bir boyutuna uzanmak da mümkün. ‘Madun tartışmaları’ çerçevesinde ‘filmin kadınları’na bakmak filmin okunuşunu tamamlayacaktır.


Fehime Ergün
iletisim[at]fehimergun.net
Muğla  / 2009


Kaynakça

  • intersinema.com
  • Bazin, André; Sinema nedir? , İstanbul, 2007
  • Eısensteın, Sergey M. Sinema Sanatı, İstanbul, 1993
  • WALLACE Ruth A. – WOLF Alison, Çağdaş Sosyoloji Kuramları, çev. Leyla Elburuz-M. Rami AYAS, Punto Yayıncılık, İzmir, 2004.
  • ECO, Umberto, Gülün Adı, Çev. Şadan Karadeniz, Can Yayınları, İstanbul, 1993

Dipnotlar

  1. Ruth A. WALLACE –Alison WOLF, Çağdaş Sosyoloji Kuramları, çev. Leyla Elburuz-M. Rami AYAS, İzmir 2004 s.91
  2. intersinema.com
  3. Umberto ECO, Gülün Adı, Çev: Şadan Karadeniz; Can yayınları, İstanbul, 1993.

Bir İdrak Meselesi…

BİR ‘İDRAK’ [1] MESELESİ

Hilmi Yavuz ‘Batılılaşma Değil Oryantalistleşme’ başlıklı yazısında biz ve onlar üzerinden gittiği doğu-batı ekseninde bu topraklardaki insanların batılılaşma macerasını oryantalistleşme süreci olarak tanımlar[2]. Öyle midir gerçekten? Biz batılılaşma çabamızda bir gösteri içinde oryantalistleştik mi yoksa ağır aksak batılılaşıyor muyuz? Siz bizim oryantalistleştiremediklerimizden misiniz? Yoksa oryantalistleşip de bunu görmeyenlerden misiniz? Yoksa yoksa o musunuz? Bu mu?

Bunun öyle mi böyle mi olduğunu tarihsel süreci yeniden yeniden anlatarak ortaya koymaya çalışmak, ne ‘oryantalist’leştiğini iddia edenleri ne ‘oryantalist’leşmediğini iddia edenleri ne de ‘yok öyle bir şey biz İbn-i Haldun’dan bu yana Farabi’den bu yana zaten batılıyız[3]’ diyenleri ikna etmeye yetmedi.

‘Biz doğulu muyuz?’ sorusunu aklımızda tutarak düşünüş biçimimizde asla batılı olmadığımızı iddia ederek, bir düşünce egzersizi yapmaya başlarsak, belki adımlarımız birbirine karışmaz. Bu iddiamızı somutlaştırmak için, eğitim pratiklerinin beyaz perdeye yansıması üzerinden gideceğiz. Okuyucunun söz konusu filmleri izlemiş olması varsayımından hareket etmekte bir sakınca görmüyoruz. Üstelik filmlerin tamamına değil sadece ‘öğretmenler’ine bakmamız bile durumu kavratır niteliktedir.

Batılı ‘Ölü Ozanlar Derneği’ bizim ‘Hababam Sınıfı’; Batılı ‘Mona Lisa’nın Gülüşü’ ve bizim ‘Hayat Bilgisi’.

‘Mr Keating’ (Robin WİLLİAMS) Ölü Ozanlar Derneği filminde zengin çocuklarının okuduğu tanınmış bir kolejde ‘edebiyat tarihi’ öğretmenidir. Kendisi de o kolejde burslu okumuştur. Zengin sınıfın bir parçası değildir. Sınıf arkadaşları gibi hukuk gibi önemli ve saygın alanları değil, daha mütevazi bir mesleği, edebiyat tarihi öğretmenliğini seçmiştir. Atak, hareketli ve cesur bir öğretmendir. Olay 1950-60’larda İngiltere’de geçer. Mr Keating, Edebiyat Tarihi derslerinin en ağır konularını duru bir biçimde öğretmeyi başarır. O kadar ki seyirci bile İngiliz edebiyatı üzerinde bilgi sahibi olur. Mr Keating, bir aydınlanma karakteridir. Diyalektik düşünceyi kavramış ve onun üzerinden fikir üretebilen, temel değerlere saygılı bir biçimde meydan okuyabilen psiko-sosyal kavrayışa sahip, alanına da  hakimdir. Sınıftaki eğitim süreçleri filmin önemli bir parçasıdır. Mr. Keating sınıftaki eğitim süreçlerinde gençleri kendileri olmaya davet eder. Hep ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin söylediği gibi olmaya çalışan gençler bu istek karşısında ‘çıplak’ kalırlar, çünkü hep büyüklerinin giydirdikleri ile dolaşmışlardır ve ne giyeceklerine kendileri karar verirler bu, ölüm bile olsa.  Sınıftaki eğitim süreçlerinde kitap sayfaları asice yırtılır. Şiiri yaratmanın nefes kesici, yaratıcı anına sınıfça tanıklık edilir. Film oynak dirençli zeminler üzerinde yatay-dikey hareketlilik içindedir. Yapı sağlam ve uzlaşmaya açık değildir. Buna rağmen bireyler şımarıklıktan uzak, heyecanlı, anlamaya da çalışan bir ‘akılla’ mücadele verirler. Mr Keating evli ama eşi uzaktadır.

‘Kel Mahmut’(Münir ÖZKUL), zengin çocuklarının okuduğu bir özel okulda, ‘tarih öğretmeni ve okulun müdür yardımcısıdır’. Yıllarca devlet lisesinde görev yaptıktan sonra ‘bir özel okulda’ çalışmaya başlamıştır. Yavaş, gölgesi ağır, katı kuralları olan ama içindeki şefkati kaybetmemiş bir öğretmendir. Filmde ders süreçleri yoktur. Dersler hep sabote edilir. Öğretmenlerin birinci ilgisi düşünsel-bilişsel süreçler değil, davranış süreçleridir. Mahmut Hoca’nın da böyledir. Gençlerin hep kurallara uyan olmasını bekler Mahmut Hoca. Anlama ve uygulamayla değil, sezgiyle bilir. Psiko-sosyal süreçleri de sezgiyle yönetir. Sınıf içi etkinliklerde gençlerin öğrenme süreçlerine tanıklık edemezsiniz. Çünkü öyle bir süreç hiç yaşanmaz. Mahmut Hoca’nın eşi olup olmadığına dair bir iz yoktur filmde. Olay 1950’lerin İstanbul’unda geçer. Beri yandan tüm dekor tamamdır. Batı tarzı sınıflar, sıralar, yazı tahtaları, laboratuarlar ve beden eğitimi gereçleri, öğretmenler odası, koskoca bir okul binası. Ama düşünsel süreçlerin gölgesini göremezsiniz. ‘Hababam Sınıfı’ üstelik diyalektik düşünceyi bilen bir yazarın Rıfat ILGAZ’ın kaleminden çıkmıştır. Ancak Ilgaz ‘varolanı yazdım’ der, ‘düşündüğümü değil.’[4]

‘Mona Lisa’nın Gülüşü’nde Julia Roberts, sanat tarihi öğretmenidir. Heyecanlı ve planlıdır. Sezgilerini de dahil ederek bilgiyle sınıf süreçlerini sürdürür. Sınıf süreçleri filmin önemli kareleridir. Düşünsel ve bilişsel süreçler takip edilebilir anlaşılırlıktadır. Paniklediği zamanlar olmasına karşın bununla baş eder. Bir Kız Kolejinde çalışır, olayın geçtiği yıllar 1950’ler Amerika’sıdır. Söz konusu kolejin ‘misyonu’ aslında zengin kız çocuklarının iyi birer eş ve anne olabilmesini sağlamaktır. Oysa Roberts, bu son derece akıllı ve çalışkan kızların yeteneklerini, meslek sahibi olarak gerçekleştirmeleri yönünde mücadele eder.  Kızlar direnir ve Roberts’i iterler. Ama nihayetinde Roberts’ın haklı olduğuna  yaşayarak ve sorgulayarak karar vereceklerdir. Roberts genç kızları hafifçe çekip zarifçe itmiştir sadece. Roberts’in değiştirmek istediği zihinlerdeki  ‘kadın’ dır.

Afet Hoca (Perran Kutman), tarih öğretmenidir. O da kuralcı ve ahlakçıdır. Hileye göz yummaz. Yufka yüreklidir. Okul dışı hayatında da okul süreçlerinde de yardımseverdir. Psiko-sosyal süreçleri sezgiyle bilir. Öğretim süreçleri bu yerli filmde de yoktur. Olaylar 2000 yılının İstanbul’unda geçer. Afet Öğretmenin değiştirmek istediği şey sadece okul müdürüdür.

Batıda eğitim süreçleri sorgulamaya, düşünmeye, saygıya gerekirse arkasını dönüp gitmeye dayalı ama hep diyalektik bir süreçle kendisini büyütedursun, burada doğunun en batısında itaate, var olanı olduğu gibi kabule dayalı; kendini hep yeniden aynı biçimde üreten bir ‘ucubeye’ dönüşmüştür. Bizim bu filmlerde üstüne basa basa durmak istediğimiz nokta ‘eğitim süreçleri’nin, yani ‘bilgiyi aktarma biçimleri’nin Doğu ve Batı toplumları arasındaki farklılığı üzerinden vardığı yerdir. ‘Ucube’ sözcüğü her ne kadar kulak tırmalasa da var olan gerçeklik bu sözcükten başka türlüsüne sığmamaktadır.

Pink Floyd’un ‘The Wall’ şarkısı eşliğinde yapılan bol tantanalı ‘kolej’ açılışlarımızın ironikliği ortadadır:  (Hey, Teacher!  Leave them kids alone.

We  don’t   need   no   education,

We  don’t  need no thought control,No dark sarcasm in the classroom.                          Teacher leave them kids alone.                                Hey, Teacher!  Leave them kids alone.All in all it’s just an – other brick in the wall.All in all it’s just an – other brick in the wall. )                Bu sözleri anlamayan ‘devlet erkanı’ tarafından açılan özel kolejler, batılı ve ultra ultra modern binalardır. İçinde Kel Mahmutların, Badi Ekremlerin, Sıfırcı Muallaların öğretmenlik yaptığı, batı mimarisi modern binalar… Ve açılış şarkıları…Varılan son nokta şimdilik budur.               Hilmi Yavuz da sözünü ettiğimiz yazısında tam da bunu anlatmaktadır. Avrupa’nın ya da Batı medeniyetinin Aydınlanma ile eşanlamlı olduğu düşüncesi, batılılaşma serüvenimizin, bana göre elbet, başarısızlıkla sonuçlanmış olmasının temel nedenidir. Aydınlanmanın Rasyonalite kavramını evrenselleştirmesi zaten sorunlu bir durumdur. Bu sorunlu durumu yüklenme hatasını üstelik sadece Osmanlı aydınına ya da Cumhuriyet aydınına da yükleyemeyiz. Fransız burjuva devrimi insan haklarını nasıl evrenselleştirdi ise, Aydınlanma da kendi rasyonalitesini evrenselleştirmiştir. Ancak her iki dönemin Osmanlı-Cumhuriyet) aydınlarının göremediği şu çarpıcı gerçektir: “Avrupa’nın zihin tarihi, sadece Aydınlanmadan ibaret değildir. Başka türlü söylersek, Avrupa sadece XVIII. yüzyılla sınırlı olan Aydınlanma düşüncesine indirgenemez. Avrupa’nın zihin tarihi, kendi karşıtını üreten süreçlerin tarihidir.”[5]               Bana öyle geliyor ki, Avrupa’yı böylesine sınırlı anlamda kavrayışımız –ki fazlasına geleneksel zihin yapımızın rasyonalitesi yetmeyecektir. Zaten bizim ‘idrakimiz’ aydınlanmayla bağdaşmaz da- bizi Avrupalılaştıramıyor. O halde son iki yüzyılın, yüzyıl sonu bilançolarında ne var? Bu iki yüzyılın bizi getirip bıraktığı yer: Oryantalizm midir? Oryantalizm, yani, kendimizi Avrupalı’nın gözüyle görmek için debelenmek.

MUĞLA, 2009

KAYNAKÇA

 

ALATLI, Alev, Doğu-Batı İçi Boş Bir Tasnif, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998)

BAYDUR, Mehmet (2000) Rıfat Ilgaz’lı Yıllar,Çınar Yayınları, İstanbul.

SAİD, Edward (2008) Şarkiyatçılık Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna ÜLNER, Metis Yayınları, İstanbul

SAİD, Edward (2008) Kültür ve Emperyalizm, çev. Nemciye ALPAY, Hil Yayınları, İstanbul.

YAVUZ, Hilmi, Batılılaşma Değil, Oryantalistleşme, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998).

[1] idrak: anlayış, akıl erdirme,yetişme, erişme, olgunlaşma, bkn. Ferit Develioğlu Osmanlıca-Türkçe Sözlük, Özer Ozankaya’nın ‘ idrak-ı bi etrak’  tamlamasını çağrıştıran deyimi burada anımsamakta fayda var. Söz konusu deyim ‘ olgunlaşmamış Türkler’ olarak günümüz Türkçesine çevrilebilir.

[2]  Hilmi Yavuz, Batılılaşma Değil, Oryantalistleşme, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998) s.115

[3] Alev Alatlı, Doğu-Batı İçi Boş Bir Tasnif, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998) s.111

[4] Mehmet Baydur, Rıfat Ilgaz’lı Yıllar,Çınar Yayınları,

[5] Hilmi Yavuz, Batılılaşma Değil, Oryantalistleşme, Doğu-Batı Dergisi, 2 (Şubat-Mart-Nisan 1998) s.115

ANİA LOOMBA VE “KOLONYALİZM – POSTKOLONYALİZM” ÜZERİNE

                                    

    

 

0000000065541-1[1]

 

Giriş

Dil öğretmişsin, ne olmuş, ne kârım oldu ki benim

sövmeyi bellemekten başka! Allah kahretsin seni,

hay öğretmez olaydın o pis dilini![1]

 

Kolonyalizm ve Postkolonyalizm çalışmaları yetişmekte olan gençler için çok cazip bir alan değildir. Çünkü geniş bir bakış açısı ve sosyal bilimlerin tüm alanlarında ilişkiselliği gerektirmektedir. Başlangıçta cazip gelse bile sorgulamaların derinleşmesi gerektiğinde alanın zorlukları karşımıza çıkar.

Yazım boyunca gerek Lombaa ve gerekse Stuart SİM’in terim ve kavram tanımlarını rehber edindim. Bu çalışmalarla çelişmediğini gördüğüm Edward Said’in tanımlamalarını gözden ırak tutmadım.

 

somurgecilik[1] (1)

 

 

Kolonyalizm ve Postkolonyalizm İncelemelerinde Yöntem Sorunları Üzerine

Kolonyalizm kırılmış büyük kristal bir vazo gibi. Kristaller kırılınca camdan farklı olarak binlerce parçaya ayrılır.

“1930’lara gelindiğinde koloniler ve eski koloniler dünyanın % 84.6’sını oluşturuyordu”[2].

Hem tarihe ve hem de coğrafyaya yayılan kırık kristal parçalarının toparlayıp bir özet yapmak sosyolojiden çok tarihin işi olduğu bir gerçek. “Böyle bir tarihsel kapsam, özet yapma girişimlerini imkânsızlaştırıyor. Bu durum kolonyalizmi ‘teorileştirmeyi’ de zorlaştırmaktadır. Kolonyalizmin ya da ona karşı direnişlerin mahiyeti hakkında yapabileceğimiz herhangi bir genellemenin, tikel bir örnek tarafından olumsuzlanması neredeyse kaçınılmazdır.

“… Kitapta hiçbir sızıntıya geçit vermeyen tanımlar sunmaya  ya da kolonyal tarihler ve ideolojilere ilişkin kapsamlı açıklamalar sağlamaya kalkmadım. Bunun yerine, bazı anahtar niteliğinde tartışma ve incelemeler üzerinde odaklanarak önemli sayılan terimleri, olayları ve sorunları sergiledim. ….Kolonyal incelemeler sırf böyle geniş bir alanı kapsıyor diye, kolonyal yönetim ve düşüncenin daha kapsamlı yapıları hakkında düşünmeye girişmeksizin kendimizi yalnızca tikel vakaların incelenmesine hasretmemiz gerekmez. Öyleyse, genel ile tikeli nasıl bir araya getireceğimizi sormalıyız.”[3]

diyen Loomba, araştırmacıları bekleyen mayınlı alanlara işaret etmekle kalmıyor, konunun zorluklarının da farkına varmamıza imkan tanıyor.

Daha ilkçağlardan başlayan kolonizasyon hareketleri dünya tarihini, bize göre, beş önemli dalga halinde keser. Kapitalizm, son ikisinde etkili güdü olmuştur. Bu son iki dalganın net fragmanlarından biri Spilberg’in “Amistad” filmidir. Ancak son dalga Emperyalizmle birleşerek gelmiştir ve ilk üçünden çok daha karmaşık boyutlarda kolonileştirilenlerin savunmasız özneliğini yerle bir etmiştir. Bugün Afrika’da Siera Leon ve Angola ulus devletlerinde elmas şirketlerinin yaptıkları, bilinen ekonomik, siyasal, sosyolojik, tarihsel ya da dini hiçbir bilimle tam olarak açıklanamayacağı gibi insanlık değerleri ile de açıklanamayacağı aşikârdır.

Her bir dalganın yol açtığı boyutlar karmaşıklaşmakla kalmamış, kolonileştirmeyi ‘ötekilik’ten çıkararak, sosyolojinin merkez temalarından biri haline gelen, ‘melez ötekini’ yaratmıştır. Kolonileştirilenlerin direnişi bir yanıyla ırkçılığı ortaya çıkarırken öte yanıyla (kolonileştirenlerin içinde her an karışıklık çıkarabileceği) ulus devletleri doğurmuştur. Doğurmuştur doğurmasına ama ulus devlet demokrasisi, tıpkı Afrika’daki Siera Leon örneğinde olduğu gibi, kolonileştirilenlerin şakağına dayanmış Schrödinger’in Kedisi[4] düzeneğindeki silaha benzer.  Schrödinger’in deneyinde kedinin yaşama şansı % 50’dir. Ancak başının hareketleri eğer tek biçimde durabilirse, bunun dışında yaşama şansı yoktur. Bu durum, kedinin tabiatına neredeyse aykırı bir haldir ki kedinin ölmesi kaçınılmazdır. Aslında kolonileştirenlerin yaptığı  ‘öldürmek’ değil ‘sakatlamak’ olmuştur. Gerçekten de Kolonileştirenlerin izlediği yöntemler geleneksel kültürler üzerinde büyük tahribatlara yol açmıştır.

Tahribatların başladığı noktada ise ‘postkolonyal’ ve ‘poskolonyalizm’ teorileri başlamaktadır. Kolonyal düzlemin tam da üzerine homojenlikten uzak biçimde konumlandırabileceğimiz ‘postkolonyal’ düzlem kolonyal düzlemden farklı olarak kendi içinde çift yönlü, geliş gidişi olan hareketli bir düzlemdir ve portatif görünmektedir. Yani postkolonyalistler tezgâhı, herhangi tarihsel döneme veya herhangi bir tarihsel dönemdeki herhangi bir coğrafi mekâna açıp kapatabilir. Böylece tıpkı Ella Shohat’ın söylediği gibi

“Bu terim (postkolonyal) kişinin ‘emperyalizm’ ya da ‘jeopolitik’ gibi daha keskin politik terimlerin yanına sokulmasına bile izin vermeme işlevi görür”[5]

Postkolonyal teorinin bir diğer olumsuz görüntüsü Loomba’nın ısrarla üzerinde durduğu ‘metropoliten postkolonyal teori’de ortaya çıkar. Buna göre,

“çok uzaklardaki yörelerin ayrıntıları ve özgüllükleri üzerinde derinlikli çalışma yapılmasını istemekten ziyade kendisini genel bir ‘kolonyal’ ya da ‘postkolonyal’ mevzide konumlandırarak iş görür”[6].

Bu senaryoda ise ‘dünyanın geri kalanı’ içerisindeki farklılıklara ya da özgül durumların ayrıntılarına dikkat kesilmeye gerek kalmamaktadır.

 

 

 

 

1510608_10155369926205014_5631958166928465703_n

 

 

Postkolonyal incelemelerin bir başka sonucu ise,

“marka haline gelmiş bir avuç eleştirmenin kaleme aldığı yazılara, bu inceleme alanının kendisinden bile daha fazla önem verilmeye başlanmasıdır. Araştırmacı ve öğrenciler, Edward Said, Gayatri Spivak ya da Homi Bhabha’yla ‘aşık atma’ ya da yalnızca en son yayımlanmış yazıları okuma zorunluluğu hisseder. Barbara Chritian’ın ‘teori yarıştırması’ dediği eğilim, bizzat bu inceleme alanı üzerine düşünmeye zarar vermektedir”[7]

Loomba, söz konusu kitabının çatısını üç bölüme oturtmuştur. Kolonyalizm ya da kolonileştirilmelere direnenlerin dünyanın her tarafına yayılmış tarihini anlatmak yerine postkolonyalizm teorilerinin parametrelerine odaklanan Loomba bunun sebebini şöyle açıklıyor:

“…teorinin karşısına dikilen sorunları, ideoloji ya da temsil, toplumsal cinsiyet ya da eylemlilik gibi diğer düşünsel tartışmaların bağlamına oturtmaya çalıştım. Tek tek eleştirmenlerin çalışmaları özgül tartışmalar bağlamında ele alınmakta ve bu yüzden farklı bölümcelerde boy göstermektedir”[8]

Loomba kitabında;  Frantz Fanon’un yazıları, toplumsal cinsiyet ve cinsellik, milliyetçilik ve melezlik gibi çok katlı bağlamlarda tartışıyor. Söz konusu konuların birbirini üzerine ve hemen ardına uzamlaşması derli toplu bir biçimde verilmiş. Toplumsal cinsiyet ile kolonyalizm kitabın tüm konularına yayılmış biçimde irdelenmiş. Benim bu noktada eleştirim, örneklerin çoğunlukla Afrika ve Hindistan tarihselinden ve geleneğinden verilmesi yönünde olacaktır. Bu örnekler Asya ve Güney Amerika ve Kuzey Afrika (İslamın dininin Mısır Uygarlığına etkileri) …v.d. olarak zenginleştirilebilirdi. Özellikle Güney Amerika örneği toplumsal cinsiyet, kadın cinselliği, silahla direniş ve melezlik alanında yapılacak analizlerin teorilerle bütünleştiği görülecektir. Buradaki toplumların birbirleriyle ilişkilerinde (Aztek, Maya) kullandıkları yöntemlerin nasıl da ilkel olduğu-beri yandan kolonileştirenlerle nasıl da benzediğinin ispatlandığı- gerçeğini trajikomik bir biçimde ortaya konulan  ‘beyaz adamın hal-i pür melali’ Mel  Gibson’nın yönettiği ‘Apocalypto’ filminde görülmektedir. Sözümona ‘madun’u konuşturan film, son karesinde denizde görünen ‘yüzen ağaçlar’la ‘şükür yarabbi beyaz adam geldi, artık ilkellik bitecek’ dedirtme ucuzluğundadır.

Loomba örneklerini neden Afrika ve Hindistan’la sınırlandırmasının sebebini kişisel eğitim disiplini ve kazandığı kimler üzerinden ele aldığını söylüyor ki, bu da kültürel bir hiyerarşi kurduğunu ele veriyor:

“Kişinin kendi disipliner eğitimi ya da kimliğinin, bu alanda o kişinin edindiği bilgiyi biçimlendirmesi kaçınılmazdır elbet”[9].

Oysa Loomba da gayet iyi biliyor ki teorileştirme yapabilmek için kolonyalizmin bütün bir tarihsel ve coğrafi çeşitliliğini bilmek bir yana teorilerin böyle bir çeşitlilik üzerine kurularak yerel bir özelliğe evrensel bir statü atfetmemeye gerek olmasıdır. Bu pencere de yeni tartışmaların sonuçlanması yakın zamanda pek mümkün görünmemektedir.

Ania Loomba kitabının birinci bölümünde kolonyalizm, emperyalizm ve postkolonyalizm gibi terimlerin farklı anlamlarını ve bunları kuşatan çekişmeleri tartışıyor. Kolonyal söylem üzerine yapılan incelemeleri ideoloji, öznellik ve dil hakkındaki anahtar nitelikteki tartışmalarla bağlantılandırılıyor, bunu yaparken de kolonyalizm incelemesiyle ilintili olarak yeni bir terminolojinin ve disipliner sınırlar arasında yeni bir köprü kurulmasının neden zorunlu olduğunu gösteriyor. Yine birinci bölümde, kolonyalizm ve edebiyat incelemeleri arasındaki ilişki belirginleştiriliyor. Bu bölüm kısaca söylemek gerekirse postyapısalcı, Marksist, feminist ve postmodern düşüncelerin postkolonyal incelemelerle tartışmalı boyutlarını ortaya koymaktadır.

İkinci bölüm, J. Rex, Stuard Hall, ‘Marx haklıdır ama Marx’ı tamamlamaya ihtiyacımız var’ diyen Aime Cesaire, J. Barrell, Michel Foucault, S. Freud, Megan Vaughan, Franz Fannon,Edward Said, Albert Memmi,Abdul Jan Mohammed, Homi Bhabha, Ashis Nandy, Gananath Obeyesekere, Jacqueline Rose, J.A. Bone, Helen Carr, N.L. Stepan,Hazel Carby,Ann Jones, Pratibha Parmar ve Valerie Amos, Ashis Nandy, Pandita Ramabai, Katherina Mayo, Margaret Noble, Benedict Anderson, Roberto Fernandez Retemar, Terry Collits, Ella Shohat, Rob Nixon, Arif Dirlik,George Lamning, Poul Gilroy ve son olarak Neil ten Kortenaar gibi çok geniş bir yelpazede; ırk ve kültür farklılıklarının kuruluşunu, ırk-sınıf-kolonyalizm paradigmaları, psikanaliz ve kolonyal özneler, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve kolonyal söylem, melezlik başlıklarını tartışırken;

“kolonyal karşılaşma ırksal, kültürel, sınıfsal ve cinsel farklılık ideolojilerini nasıl yeniden yapılandırmakta?, Patriarkal baskı ve kolonyal tahakküm birbirleriyle hangi yollardan geçerek bağlantı kurar? Kapitalizm ile kolonyalizm arasındaki ilişkinin niteliği nedir?, Özne teklerinin kolonyalizm süresince karmaşık yeniden yapılanmalarının yerini tayin etmek için hangi çerçeveleri benimseyebiliriz?, kolonyal öznellikleri anlama açısından psikanaliz işe yarar mı?”[10],

sorularının yanıtlarını aramaktadır.

Kitabın son bölümü ise; Milliyetçilikler ve pan-milliyetçilikler, edebiyat ve ulus bağlamı, feminizm, milliyetçilik ve postkolonyalizm tartışmalar, ast grubların konuşabilirliği gibi kolonyalizm ve postkolonyalizm kavramlarının birbiriyle ilişkileri tartışılıyor. Bu bölümde kolonisizleştirme süreçlerine dikkat kesilirken kolonileştirilmiş öznelerin bakış açısının “postkolonyal” perspektiften hareketle yeniden kazanılmasında karşılaşılan zorluklar irdeleniyor.

“Ulusçuluk ve pan-ulusçuluk teorileri, kolonileştirilmiş ülkelerde görülen karmaşıklıklar ve ulusçuluğun toplumsal cinsiyet, sınıf ve ideolojik bölünmeler tarafından nasıl çatlatıldığı”[11] nın tartışıldığı bu son bölümde, kolonileştirilmiş öznenin ya da ‘ast toplumsal grubun eylemliliği ve postkolonyal entelektüeller tarafından yeniden kazanılarak temsil edilip edilemeyeceği vb. sorunlara değiniliyor.

 

9581[1]

 

 

 

Sonuç Yerine

Kültürel üretim bağlamında düşünmemiz gereken ‘postkolonyalizm’ bu kısa metne sığdıramayacağımız genişlikte tartışmaları taşıyor. Edward Said, kurucu metin sayılan ‘Oryantalizm’de Batı söyleminde Doğu’nun temsilini inceler ve bu kitabında ‘Avrupa’nın en derin ve en çok tekrarlanan ‘Öteki’ imgesini Batı’nın Doğu üzerinde egemenlik kurma, onu yeniden yapılandırma ve onun üzerinde otorite sağlama tarzını ortaya koymaya çalışır. Çok tartışılmasına rağmen kitap, kolonileştirme sürecinden geçtikten sonra bağımsızlaşmış devletlerin kültür incelemelerine ivme kazandırmıştır. Ardından Franz Fanon’un yazıları olan kolonyal mücadele ve ulusçuluk edebiyatının, çeşitli postmodernist perspektiflerden yeniden okunduğu bir çağ geliyor.

Şimdilerde postkolonyal terimi, “bağımsızlık-sonrası”ndan başka anlamlar taşımaya başlamıştır. Bugün bütün biçimleriyle kolonyalizme direnen yazım biçimlerine içkin haldedir. Öyle ki,

“Bu gelişim, postkolonyal eleştirmenlere, Fanon gibi etkili antikolonyalistlerin eserlerini ve emperyal süreçten etkilenen kültürün muazzam gövdesini kolonileşme uğrağından günümüze inceleme olanağı sunar”[12]

 

MUĞLA-2008

 

 

2-0[1]

 

KAYNAKÇA

 

LOOMBA, Ania, , Kolonyalizm Postkolonyalizm, Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul,1998.

 

SAİD, Edward, Kültür ve Emperyalizm, çev: Necmiye Alpay, Hil Yayınları, İstanbul, 2004

 

SAİD, Edward, Şarkiyatçılık, çev: Berna Ülner Metis Yayınları, İstanbul, 2008.

 

SIM, Stuart, Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, çevirenler: Mukadder Erkan- Ali Utku Ebabil Yayınları, Ankara, 2006.

Dipnotlar :

[1] Hintlilerin ya da Afrikalıların özgürlük talep etmeleri Batılı Aydınlanmanın ürünleri olan demokrasi ve kardeşlik nosyonlarını gerektirmişti. Bu dinamik belki de en iyi, Shakespeare’in Kaliban’ı tarafından simgelenir. Prospero ve Miranda’ya Kaliban yukarıdaki dizelerle seslenir, (Çev: Can Yücel), Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s.114,

[2] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s 15.

[3] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s 12.

[4] Alev ALATLI,  Schrödinger’in Kedisi, s. 620.

[5] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[6] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[7] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[8] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[9] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s15.

[10] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s17.

[11] Ania LOOMBA, Kolonyalizm Postkolonyalizm, s17.

[12] Stuart SIM, Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, s.360.

 

İlerleme Ama Nasıl-Ama Neden?

İlerleme miti, hiç düşündünüz mü neden ilerlememiz gerektiğini? Niye bu kadar gerekli ilerlememiz? Nereden çıkmış? Devlet adamları, siyasiler hep aynı söylevi yineliyor: “Kalkın-ma-lı-yız!”. Siz de tabi “ tabi, evet evet gelişmeliyiz” diyorsunuz. Bu neyin nesi? Düşüncede mi gelişeceğiz, teknoloji de mi, ikisinde de mi? Veya ne?

Batının egemenlik tarihinin başlangıcından (Keşiflerden Sonra-KS) bu güne dek dünyada, üç dönemde aşırı bir silah üretimi olmuştur; I. Dünya (Paylaşım[1]) Savaşı öncesi, II.Dünya (Paylaşım) Savaşı öncesi ve  1970-80’li  yıllar… Son dönemi bir yana bırakırsak, ilk ikisi bu üretimin sonuçlarını bize epeyce açıklamıştır: I. ve II. Dünya yıkımları.

Kısa aralıklarla gelen bu iki savaş, sanayi toplumuna epey zaman kaybettirmişti. Gecikme bir yana insanların dumura uğrayan kafaları gelecek için, ilerleme miti için tehlikeliydi. Sistem insanları yeniden kazanmalıydı.

Batı, dünyaya bütünlüklü bir anlayışla bakmayı asla becerememiştir. İnsanla insanı ayırmış, kendini efendi diğerlerini köle saymış, insanla doğayı ayırmış, ya tamamıyla yok saymış doğayı ya da sömürülecek bir meta olarak değerlendirmiş; çıkarları için yeni felsefeler üretmekten çekinmemiş, insanı insana kırdırmış, doğayı insana kırdırmış[2].

Bu yaklaşımın etkileri Batı tarihinde kolaylıkla belirlenebilir. Rönesans ve Reform hareketlerine dek Hristiyan felsefesinin tamamıyla öte dünyaya dönük olmasından, doğa bir kenara atılmıştır. Yaşam din dogmalarına göre belirlenmiş, aksini düşünenler, engizisyon ateşiyle tanıştırılmıştır (Sınanan mantık şu: günahı olmayanları ateş yakmaz).

Rönesans ile Kilisenin egemenliğini deviren batı; bu kez, eski dönemin tam tersine, insan merkezli bir dünyaya geçmiştir. Bunu Aristocu organik evren anlayışından, Newton’cu mekanik evren anlayışına oradan pozitivizme geçiş olarak da ifade edebiliriz. Bu değişiklik en çok doğanın aleyhine olmuştur. Çünkü artık batılı, doğanın da efendisidir. Artık doğanın sırları bilim yoluyla ele geçirilecek ve alabildiğine sömürecektir. Rönesans ve Reform bir özgürlük hareketidir, sözde. Evet, Batı kilisenin boyunduruğundan kurtulmuştur. Ama yerine koyduğu katı gerekirci, Newtoncu mekanistik evren anlayışı, aradığı özgürlüğe kavuşturmuş mudur batıyı?

Dönemin düşünürleri bu soruyu ‘evet’lemenin yolunu arayıp taradılar. Doğayla insanı birbirinden koparıp bugün egemen kültür haline gelen Batı kültürünün temellerini atarken ‘evet’i de bulmuş oldular:

“Değişmez yasalara tabi olan doğa görüngüleri her zaman için aynı olan bir döngüler çevirimine hapsolmuştur… İnsanların birbirleri ardına gelişi, ne var ki, yüzyıldan yüzyıla değişen bir görünüm sunar. Akıl, tutkular, özgürlük sonu olmayan yeni olaylar üretirler… Böylece, insan ırkı başlangıcından beri bir bütün olarak tıpkı bir birey gibi kendi çocukluğuna ve kendi ilerlemesine sahiptir.”[3]

Sonuç: insan ve toplum dinamiktir, sürekli ilerler. Bunu da doğanın efendisi olarak, onu sömürerek gerçekleştirir?!!.

10625092_727919357261299_5828710785318742345_n.jpg

İlerleme miti de böyle ortaya çıkmış işte. Açıkça görüldüğü üzere, insanın doğasında var olan bir şey değil, sadece egemen kültürün kendini tanımlama, konumlandırma çabasının ürünüdür. Şu halde bir ideolojidir. Bu noktanın algılanması oldukça zor aslında, çünkü sağduyu biçiminde günlük söyleme giren ‘ilerleme aşkı’, sanki yatmak, kalkmak, dişini fırçalamak kadar doğal bir şey haline gelmiş durumda.

Yeniden tarihe dönersek, sistem, insanları kazanmakta zorluk çekmedi aslında. Yıkımlardan, yenilgilerden bıkmış toplumlar kolaylıkla uyum sağladılar yeni döneme. Ayrıca, ilerleme ideolojisinin insanın özgürlüğünü ve mutluluğunu ön planda tutuyor görünmesi oldukça cazipti. İnsanlar refah ve rahatlık istiyordu; eee sistemin vaat ettiği şeyler de bunlardı zaten.

1950’lere gelindiğinde epey yol alınmıştı. Bilimin önderliğindeki Endüstri toplumu, savaşın yaralarını çok çabuk sarıp, uzay çağına doğru ilerlemeye başlamıştı. Kitleler özveriyle çalışarak kendilerine düşeni yapıyorlar, karşılığını da teknolojik ürünlere sahip olarak alıyorlardı. Pekiyyyiiii, her şey yolunda mıydı gerçekten?

Gürültüsüz patırtısız geçtiğini sandığımız bu yılların ardından neleri getirdiğini bir anımsarsak; Rock’n Roll, Cezayir, Vietnam Savaşları, 68 Gençliği, Suiskastler, Prag Baharı… Görünürdeki sakinliğin anlamını kavrayabiliriz. Birbirinden kopuk –başlangıçta- sayısız etmen, bu dönemde, bir etkileşime girmiştir. Sessizliğin nedeni budur. Arkadan gelen korkunç patlama ise, etkileşimin gücünü ortaya koymuştur. Nelerdir bu etmenler?

II. Dünya (Paylaşım) Savaşı’nda Nazi Almanya’sı ve yandaşlarına karşı birlikte savaşan kapitalist ve sosyalistler, barış anlaşmaları ile iki kutba ayırdılar dünyayı. Doğu Avrupa sosyalistlerin eline geçti. Bu oluşum gelecek on yılların en belirleyici faktörü oldu.

Vahşi kapitalizme duyulan nefretin ürünü olan Sosyalizm, ortaya çıkışından II. Savaş’a dek ezilenlerin, sistem karşıtı aydınların umudu olmuştu. Ve aynı zamanda güçlü bir muhalefet odağı idi. Kendi medyası, kendi eğlencesi, kendi kültürü ile Kapitalizme karşı durabiliyordu. Devrimle kurulmuş S.S.C.B, mücadelelerine güç katıyordu.

II. Savaş ile başlayan dönemde durum değişti. Artık Sosyalist muhalefet iyice kurumlaşıp, düzenin içindeki yerini almıştı. S.S.C.B’ye özgür geleceğe duyulan inanç, bu devletin emperyalist ve totaliter yapısının ortaya çıkışı ile sarsılmıştı.[4]

Doğu Avrupa’nın da Sosyalist bloka dâhil olmasıyla rekabet ve düşmanlık iyice kızıştı. Sovyetler Birliği, yandaşı ülkelerde ve kendi topraklarında yoğun bir baskı rejimi oluşturdu. Silahlanmaya ayrılan gider payı yükseldikçe, rejimi koruma kaygısı çoğaldıkça özgürlükler de giderek tırpanlanıyordu. Diğer yanda, ‘özgür’ Batıda, insanlar daha değişik bir baskı ile karşı karşıya kaldılar. Yönetim giderek artan oranda gizli servislerin tekelindeki medyanın eline geçiyordu. Görece bir özgürlüktü bu; sisteme karşıt olmadığınız, etliye sütlüye karışmadığınız, verili bir program dâhilinde yaşadığınız sürece özgürdünüz (bir çeşit robot özgürlüğü). Aksi halde ne olur? Mc Carthy komisyonu ile tanışırsınız, işsiz kalırsınız, beyaz hücrelere misafir olursunuz, örnek olsun diye elektrikli sandalyeye oturtulursunuz, müzisyenseniz şarkılarınızı hiçbir radyo çalmaz, basında karalanırsınız, sınır dışı edilirsiniz, yoğun bir nefret bulutuyla kaplanır etrafınız. (Tüm bunların yaşanmış şeyler oluşu ne kötü!)

II. Dünya (paylaşım) Savaşı sonrası dönemde Batı, insanlar üzerinde doğrudan politik baskı kurma yerine, ideolojik bir egemenlik oluşturmayı ön planda tutmuştu –ki hala bu böyledir- Bu, çeşitli simge işaretlerle toplumsal yaşamın her yanına ulaşmak ve insanların bilinçaltlarını ele geçirmek demekti. Amaç, hükmedilenlerin rızasıyla hükmedenlerin egemenliği idi. Böylece sistem çifte garantiye ulaşmış olacaktı –ikincisi doğrudan şiddet uygulamaktı.

Sonuçta basın, radyo gittikçe daha çok eve giren televizyon, kitlesel beyin yıkamanın araçları haline geldi. Herhangi birimizin bu üçünden birine yakalanmaması imkânsızdı. İnsanlar yoğun bir egemen düşünceler bombardımanı ile karşı karşıyaydılar. Aslında bu yeni bir buluş da değildi hani. Basın ortaya çıkışından bu yana hep, kapitalistlerin elinde olmuştur. Burjuva kültürünün henüz egemen olmadığı ama serpilmeye başladığı dönemlerde basın, burjuvanın sesi idi. Bu, egemen olduktan sonra da değişmedi. Değişen işlevi oldu. Artık basın, kamuoyunu oluşturmak ve yönlendirmek için kullanılıyordu. Çok çalışmaktan düşünmeye zaman bulamayan insanlara, haberler ve yorumlar yolu ile sistemin retoriği aktarılıyordu (ben senin yerine düşünüyorum sen kendini yorma, oooo çok kolaymış), hergün hergün, sabah öğle akşam günde üç kere, beş kere.

“Egemen kültürün ‘gelişmiş toplumu’nda sokaktaki erkek ve kadınlar, yine de, şimdiye kadar bu gezegende yaşamış olan gelmiş geçmiş insanların en cahilleridir. Hayatın beşikten mezara tüm doğal süreçleri, gerçekten, doğumun kendisinden ölüme kadar tüm doğal süreçler bu insanların elinden alınmıştır. Kendileri hakkında bilgileri yoktur. Çocuklarını doğuramaz, ölülerini gömemezler. Bütün toplumsal süreçler ellerinden alınmıştır. Düzen ve güvenlikleri, üzerinde denetimleri bulunmayan bir seçkin grupça sağlanır. Denetleyemedikleri ve yönetemedikleri teknolojik bir askeri güç adına savaşırlar. Karşısında savaştıkları güç de odur… Ama yine de egemen kültür söz bilimi onlara her zaman,  halk olduklarını, egemenliğin onlarda olduğunu, kararların onlar tarafından ve onlar için alındığını tekrarlar.”[5]

Kendi doğrularını yaşayan kendilerine özgü yaşayan topluluklar olarak da tanımlayabilir miyiz altkültürleri, çoğunlukla ortak bir niteliğe sahip de değillerdir. Yüzyıllardır aynı türden bir yaşam sürdüren Çingeneler, kurtuluşu dinde bulan ve katı kurallar çerçevesinde yaşayan Mormonlar, bohem takılan sanatçı grupları, evsiz barksızlar,.. filan filan…O halde bırakınız yaşasınlar, bırakınız bildikleri gibi olsunlar. Yoksa onlar da mı ilerlesinler diyenlerdesiniz?


[1] Deyimi ilk kez Uğur Mumcu kullanmıştır.

[2] Mesela, Doğu felsefesinde insan ve çevresi bir bütünün parçalarıdır. Kendilerini doğadaki varlıklarla aynı görürler. Yerli kültüründe de (Afrika ve Amerika) doğa ve insan kardeştir.

[3] A.g.e. s. 34

[4] Ayrıca sosyalizmin bilim ve endüstriye, ilerleme ideolojisine köklü bir eleştiri getirmediği sorgulanmaya değerdir. “Marx’ın bilimsel gelecek inancı burjuva kaynaklıdır. İlerleme, bilimin geleceği, teknik ve üretim aşkı 19. yy’ da birer inanç olarak oluşmuş burjuva söylenceleridir.” Albert Camus. Bu bağlamda Kapitalizm ve Sosyalizm ilerleme mitinde hemfikir miydi? Acabaa?

[5] ERSİN Balcı, İlerlemenin Öteki Yüzü.


Fehime Ergün / Ankara, 1993

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Kuruluşu ve Bilimsel Misyonu

Üniversiteler, özgür düşüncenin ve bilimsel araştırmanın merkezidir. Geçmişte ve günümüzde, gelişmiş toplumların yüksek öğretim Kurumları en başta üretken olma özelliğini taşımıştır. Yüksek öğretim kurumları bu özelliğinden vazgeçip var olanla yetinmeye başlarsa toplumun işlerliği sorunlara çözüm üretme gücü kısırlaşır. Bugün özellikle kalkınma durumundaki ülkelerin sorunların, sistemli bir biçimde analiz edebilecek ve çözümleyecek kurumlar üniversitelerdir. Şu halde toplumların ileri bir kültür yaratmaları ancak üniversite kurumlarının üretken ola­bildiği ölçüde sağlanabilir.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllar­da üniversite sayılabilecek tek kur­um, XIX.yy ortalarında kurulmuş olmakla birlikte sürekli açık kala­mayan, ancak geliştirilmesine çalışılan “Darü’l-fünun” idi. Bu kurum yeni Türkiye’nin gereksinimlerini karşılamaktan uzaktı. 1933’e gelindiğin­de Alman diktatörü Hitler’in zulmün­den kaçan pek çok bilim adamı, o günün koşullarında güven ve özgür­lük ortamı açısından en uygun ülke olarak gördükleri Türkiye’ye sığın­maya başlamışlardır. Bu önemli bi­limsel potansiyeli kullanmak için, “bilginlerin çalışabilecekleri bir or­tamı hazırlamak gerekliydi” 1, “31 Mayıs 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin Kurulması Hakkında Ka­nun çıkarıldı” 2.

Bu yasa artık top­lumun beklentilerine yanıt veremeyen “Darü’l-fünunu kardırıp, yeri­ne yeni bir üniversite kurulmasını öngörüyordu. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi Batı modeline göre ör­gütlendirildi. Yeni yönetim şekline uyum sağlayamamış bazı yaşlı bil­ginler bu örgütün dışında bırakıldı 3. Bilimsel çalışmalar değerlendirilir­ken ve kurum düzenlenirken Alman­ya’dan gelen bilim adamlarının kat­kılarından faydalanıldı. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin fikir babası ve kurucusu Atatürk, 1 Kasım 1937’de TBMM’ndeki nutkunda eğitim konusunu anlatırken, üniversitelerin kuruluşu ile ilgili olarak şunları söylüyordu;

“Arkadaşlar, büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir dev­rim yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburi­yetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, an­cak düzenli bir planla ve en rasyo­nel tarzda çalışmakla mümkün olabi­lir. Bu sebeple okuyup yazma bil­meyen tek vatandaş bırakmamak; memleketin büyük kalkınma savaşı­nın ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket da­valarının ideolojisini anlayacak, anla­tacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Bakanlığımızın üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyetler­dir… Bunun için memleketi üç bü­yük kültür bölgesi halinde mütalaa ederek, batı bölgesi için İstanbul Üniversitesi’nde başlamış olan prog­ramı daha radikal bir tarzda uygu­layarak Cumhuriyete cidden modern bir üniversite kazandırmak; merkez bölgesi için Ankara Üniversitesi’ni az zamanda kurmak gereklidir. Doğu bölgesi için Van Gölü kıyılarının en güzel bir yerinde, her şubeden ilkokulları ile ve nihayet üniversite­si ile modern bir kültür şehri ya­ratırsak yolunda şimdiden fiiliyata geçirilmelidir…” 4

İstanbul Üniversite’sinin kurulmasının ardından, dönemin Milli Eği­tim Bakanı Dr. Reşit Galip söz konu­su kanundaki (31 Mayıs 1933 tarihli 2252 sayılı kanun) yetkiye göre, yeni üniversitelerin esaslarını hazırlamıştır. Ankara’da 1925’te Hukuk Mek­tebi bir yüksekokul olarak açılmış ise de fakülte oluşu 1940 yılın­dadır. Ankara’da ilk fakülte 1935’de kanunu çıkmış ve 9 Ocak 1936’da açılmış olan “Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi” dir 5.

Toplumsal İhtiyaç ve Kuruluş Hazırlıkları

Sözümüzün başında üniversi­telerin yüklendiği bilimsel misyona değinmiştik. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin özellikle ortaya koy­mak istediğimiz bir başka özelliği de yeni kurulan Cumhuriyetin ilk fakültelerinden biri oluşudur. Böylelikle Dil ve tarih Coğrafya Fakültesi önemli bir sorumluluk üstlenmiş oluyordu.­

Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk: “Milletimizin siyasi, içtimai ha­yatında, milletimizin fikri terbiye­sinde rehberimiz ilim ve fen saye­sindedir ki, Türk Milleti, Türk Sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı, bütün bedayiiyle inkişaf eder6der­ken bilimsel düşüncenin vazgeçilmez rehberliğini ortaya koyuyordu. Kurtu­luş Savaşı’nın ümitsiz anlarında dahi gelecekteki eğitim ve kültür sorununa çözümler getirmeye çalışırken bilim­den kopmamış olması Cumhuriyetin kuruluşundan sonra uygulanacak “15 Nisan 1931’de Türk Tarih Ku­rumu, 12 Temmuz 1232’de Türk Dil Kurumu” 7 kurulacaktı. Bu iki kuru­mun, hangi koşullarda kurulduğu, bu yıllarda öneminin nereden geldiği sorularının yanıtı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş amaçla­rından birini daha ortaya koymaktadır.

Orta Asya’dan gelen Türklerin, devletler kurduğu biliniyordu. Ancak Osmanlı tarihçileri, olayları “İslam ve Osmanlı Hanedanlığı Tarihi” açı­sından düşünüyor, izliyor ve yazı­yordu. Osmanlı Tarihi, bilimsel ola­rak incelenmeğe başlanmalı, başarı­lı ve başarısız yönleriyle ortaya konmalıydı. Bunlar yapılırken “Türklerin sarı ırktan geldiği, bu nedenle ikinci sınıf insanlar olarak sayılması gerek­tiği” gibi Avrupalıların ortaya sür­düğü tezlere yanıtlar aranmalı, İsla­miyet öncesi Türk Tarihi de ihmal edilmemeliydi. Dönemin yüksek seciyeli devletleri gibi ve onların fev­kinde bir ülke kurma yolunda ilerleyebilmek ancak “evrensel bilime” yapılacak katkılarla olacaktı. Bu amaçla, “15 Nisan 1931’de ‘Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ kuruldu” 8. Daha sonra Türk Tarih Kurumu adını ala­cak kurumun ilk olarak Türk Tarihini araştırmaya başlamasının sebebi; Avrupalıların. Türklere yuka­rıda sözünü ettiğimiz bakış açısını kırarak ‘ulus devlet’ olma yolunda bilimsel verileri ortaya koymaktı. Türk Dil Kurumu ulusçuluk te­melinden hareketle, evrensel bilgiye ulaşmak, Türk Dili adına atılımlar yapmak üzere ortaya çıkacak­tı. Yüzlerce yıl Türkçe konuşup, Türk­çe düşünen halk, Osmanlıca yazma­yı öğrenmek durumundaydı. Osmanlıca, İslam Kültürü’nün egemen olduğu ülkede Arapça, Farsça ve Türkçe ka­rışımı bir dil olarak belirmiş, bilimsel ve kültürel hayata girmişti. Bu, aydınlarla halk arasında­ki uçurumun en belirgin nedenlerinden biridir. Bilim dili Arapça iken, kültür alanındaki söylemler Farsçanın Türk diline uymayan etkilerini taşıyordu. Bu iki dilin etkisindeki Türk düşünürü Türkçeyi Arap ve İran dilinin kalıplarına dökmeye çabalıyordu. Bu üç dile hakimiyeti gerektiren Osmanlıca eğitimi uzun zaman alıyor, artık kural haline gelen Arapça bilim yapmaya çalışan bilim adamları başarılı çalışmalar ortaya koyamıyorlardı. Meşrutiyetle başlayan dili arılaştırma çabaları Cumhuriyet Döneminde bir alfabe değişikliğiyle sürüyordu. 12 Temmuz 1332’de kurulan Türk Dil Kurumu’nun bir amacını da Atatürk şöyle anlatıyordu: “Türk Dilinin gerçek güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak ve onu dünya dilleri arasında layık olduğu yüksek mevkie çıkarmak” 9

Bu ideallerle kurulan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurum’larının uzman yetiştirme gerekliliği bilimsel çalışmaların yürütülmesi sırasından önce saptanmakla birlikte, üniversi­telerin kurulması, söz konusu kurum­laşan açılmasına paralel olmuştur. Uzman yetiştirmenin yansıra “…halkımıza okumak ve yazmak yurdunu, milletini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi vs. ahlaki bilgi vermek” ve “…fikri hür vicdanı hür nesiller”i yetiştirecek eğitimli insanların oluş­turulması tez zamanda gerçekleşmeliydi. Bu gereklilikler, Atatürk tarafından görülmüş, çözüm üretilme­den önce de uzun bir hazırlık devresi geçirmişti. Bu düşüncelerle Atatürk, dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’den Ankara’da bir fakülte kurulmasını istemişti.

Başlangıçta sadece “Tarih- Coğ­rafya Fakültesi” adıyla ve 150.000 liralık ödenekle ele alınan “Tarih- Coğrafya Fakültesinde Dil Bolümü daha sonra açılmış ödenek art­tırılmış ve “Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi” adını almıştır. Yeni ku­rulan bu Yükseköğretim Kurumu’- nun öğretim programı ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin öğretim programını benimsemiştir.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş yasasının hazırlanmasında dönemin başbakanlığı şu mesajı veriyordu:

“Hükümet merkezimizde bir taraftan Türk Kültürünü bilgi metodu ile işleyecek bir tetkik ve araştırma müessesine olan ihtiyaç, diğer taraf­tan orta tahsil müesseselerimize ulu­sal dil ve tarihimizin ilmi ve yeni telakkilerine göre hazırlanmış mual­lim yetiştirmek ve bugünkü muallimlerimizin bu yönden bilgilerini tamamlamak lüzumu Ankara’da bir “Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesi” ku­rulmasını icap ettirmiştir” 10

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş tarihi, Atatürk’ün dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’e “Ankara’da bir fakülte kurulması” emrini verdiği gün olan 11 Mart 1335’tir. Ancak açılış, 9 Ocak 1335’ da Prof. Dr. A. Afet İnan’ın verdiği “Tarihe Giriş” konulu dersle ola­caktır. Prof. Dr, A. Afet İnan ilk konu olarak “Tarihe Giriş” başlığını seçmiş olması Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin “evren­sel tarih” araştırmaları yapacağının bir işareti olsa gerektir. Zira anlatılan konu ‘Tarihin Yöntemi’ içeriklidir.

Açılış, Atatürk’ün, TBMM Başkanı’nın,  Başbakan’ın, Bakanlar, El­çiler topluluğu ve bu sıralarda ko­nuk olan Afganistan Dışişleri Baka­nı’nın, profesörler, öğretmen ve öğ­rencilerin katıldığı devlet töreniyle olmuştur. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülte­si ilk öğretim yılına Evkaf Apartmanın Gençlik Parkı’na bakan kısmındaki dairelerde (bugünkü Küçük Tiyatro’nun bulunduğu bina) başlayıp bu­günkü Dil ve Tarih-Coğrafya Fakül­tesi binasına taşmana kadar (dört yıl) öğretimini burada sürdürmüştür.

Ankara DTCF binası

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Bugünkü Binasına Taşınması ve Ankara Üniversitesi’ne Bağlanışı

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi yeni binasına 1940 yılının Şubat ayında taşınmış ve 4 Kasım 1940 yılında öğretime başlamıştır. İkinci açılış Fakülte’nin Referans salonunda yine kalabalık bir izleyici topluluğu karşısında olmuş; “açılış dersini Ord. Prof. Hikmet Bayur, Trablusgarp Savaşı’ndan Balkan Savaşı’nın Başına Giden Devre konusunda vermiştir” 11

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılışından 13 Haziran 1948’ya kadar Mili Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğunu görüyoruz. 13 Haziran 1345‘dan sonra 4936 sayılı üniversiteler Kanunuyla Hukuk, Fen ve Tıp Fakülteleri ile birlikte, Ankara Üniversitesi bünyesinde yerini almış­tır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülte­si’nin içinde yer aldığı Ankara Üniversitesi’nin kurulmasıyla birlikte 1935’lerdeki “Başkentte bir üniversi­te” düşüncesi gerçekleşmiş oluyordu. Dönemin Ankara Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu 18 Hazi­ran 1946’da kuruluş yıldönü­mü ve Ankara Üniversite’nin açılışı nedeniyle yapılan toplantıda yine kalabalık bir topluluğa seslenmiş, yeni yasanın (4936) getirdiklerini ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluş amacını şu sözlerle anlat­mıştır:

“Sayın Davetlilerimiz, Sayın Arkadaşlarım,

Bugün,Üniversiteler Kanunu’nun yürürlüğe girdiği ve bu kanunla özerkliğe ve tüzel kişiliğe sahip Türk Üniversitelerinin kurulduğu günün ilk yıldönümüdür.

Arkadaşlarım;

Tasarısı, savaş yıllarında hazır­lanmaya başlayan Üniversiteler Ka­nunu’nun Büyük fikirler Meclisi’nde kabul edilmesinin önemli sebepleri vardır. Bunları kısaca gözden geçir­meyi faydalı buluyorum:

1- Öğrencilerini bilim anlayışı kuvvetli, sağlam düşünceli aydınlar olarak ye­tiştirmek,

2- Türk Devrimi’nin ülkülerine bağlı bir milli karakter sahibi vatandaşlar olarak hazırlamak,

3- Başta memleket problemleri gel­mek üzere bütün bilim ve teknik meseleleri çözmek için bilimleri genişletip derinleştirmek ve bu maksatla milli ve uluslararası araştırma kurulları ile işbirliği yapmak,

4-Memleketi ilgilendiren gerçekleri ve bilim meselelerini öğrenim ve inceleme konusu yaparak sonuçla­rını umumun faydalanmasına sun­mak ve bunları her türlü vasıtadan yararlanarak yayımlamak,

5-Türk toplumunun genel seviyesini yükseltici bilim verilerini sözle ve yazıyla halka duyurmak.

Ankara Üniversitesi’nin kuruluşu yolunda atılan ikinci adımı 14 Haziran 1935 tarihli ve 27S5 sayılı kanunla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılması teşkil eder. Bu Fakülte’nin ku­ruluşundaki amaç, milli kültürümüzün esas temelleri olan Dil ve Tarihimi­zi, bilim metotlarına göre incelemek; her iki alanda gerçek değerlerimizi belirtmek ve ilim dünyasına milli varlığımız ve kültürümüz hakkında sağlayacağı yeni verilerle bu konuları milletlerarası bilim değerinde aydın­latmak ve ilerletmek düşüncesi idi.  Bu disiplinlerin teknik fikri ve serbest düşünüşle bir anlayış terkibine yük­selmesi ve bir taraftan kullanılan bil­gi metotlarının değerini, diğer taraf­tan bu Fakültedeki bütün öğretim konularının sosyal mahiyetlerini mey­dana çıkarma yoluyla bir toplayıcı anlayışa varması için, 1939-1940 öğ­retim yılında bu Fakülte’ye bir de Felsefe dalı eklenmiştir” 12.

Bu ilk tören bir süre her öğretim yılının -Ankara Üniversitesi’nin- başında yapılmasına kar­şın, şimdilerde bırakılmıştır.


Fehime Ergün
iletisim[at]fehimeergun.net
Ankara / 1994


Kaynakça

  • İNAN, A. Afet; Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, T.T.K. Basımevi, Ankara 1991.
  • İNAN, Arı; Düşünceleriyle Atatürk, sad. İsmet Parmaksızoğlu, T.T.K. Basımevi, Ankara,1991.
  • BERKES, Niyazi; Türkiye’de Çağdaş­laşma. Doğu-Batı Yayınları, Ankara 1931
  • KONGAR, Emre; İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1979, (T.D.K. Bilim Ödülü).
  • LEWİS, Bernard; Modern Türkiye’nin Doğuşu, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1991.
  • MUMCU, Ahmet; Türk Devrimi’nin Temelleri ve Gelişimi, İnkılap Yayınevi, İstanbul,1984.
  • SÜSLÜ, Azmi; D.T.C.F.’nin 50 Yıllık Tarihi, D.T.C.F. Yayınları Basımevi yay no: 355 Ankara, 1986.
  • TURAN, Şerafettin;  Atatürk’ün Dü­şünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, T.T.K. Basım­evi, Ankara, 1989.

Dipnotlar

  1. Ahmet Mumcu; Tarih Açısından Türk Devrimi’nin Temelleri ve Geli­şimi,1984, s.180.
  2. Ahmet Mumcu, a.g.e. s.180
  3. Muzaffer Gökman, Tarihi Sevdi­ren Adam, Ahmet Refik Altınay, 1978,s.53
  4. Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ve Devrimi, T.T.K. Basımevi, Ankara 1991, s. 180
  5. A.g.e.  s.180.
  6. Arı İnan, Düşünceleriyle Atatürk, sade. İsmet Parmaksızoğlu, T.T.K. Basımevi, Ankara 1991, s.46
  7. Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devrimi’nin Temelleri ve Geli­şimi, s.158.
  8. A.g.e. , s.158.
  9. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK Basımevi, Ankara 1991, s.428.
  10. Azmi Süslü, D.T.C.F.’nin 50 Yıllık Tarihi, D.T.C.F. Yayınları Basımevi yay no: 355 Ankara, 1986, s.8.
  11. A.g.e., s.22
  12. A.g.e.,s.458.